Anksiyete: Zihnin Hiç Susmaması, Bedenin Sürekli Tetikte Olması ve Bu Döngüden Çıkma İhtimali

“Her şey yolunda gibi ama içimde bir huzursuzluk var.” “Rahatlamam gerektiğini biliyorum ama yapamıyorum.” “En kötüsünü düşünmeden duramıyorum.” Bu cümleler, anksiyete yaşayan bireylerin terapi odasında en sık kullandığı ifadelerdir. Çoğu kişi yaşadığı durumu net bir şekilde tanımlayamaz; sadece sürekli bir gerginlik, zihinsel yorgunluk ve içsel bir sıkışmışlık hisseder. Zamanla bu durum günlük hayatın bir parçası haline gelir ve kişi bunu “benim yapım böyle” diyerek kabullenmeye çalışır. Oysa anksiyete, bir kişilik özelliği değil; öğrenilmiş, sürdürülen ve değiştirilebilen bir psikolojik durumdur. Anksiyete temelde zihnin tehlike algısıyla çalışır. Beyin, gerçek bir tehdit olmasa bile “ya olursa?” ihtimallerini sürekli tarar. Bu tarama hali, kişiyi korumayı amaçlarken paradoksal biçimde onu yorar. Çünkü beden bu sinyalleri gerçek bir tehlike varmış gibi algılar ve alarm sistemini devreye sokar. Bu noktada anksiyetenin yalnızca düşüncelerle sınırlı olmadığını anlamak önemlidir. Kaygı, bedende güçlü bir karşılık bulur. Kalp atışlarının hızlanması, nefesin daralması, kasların kasılması, mide ve bağırsak sisteminin etkilenmesi bu alarm halinin doğal sonuçlarıdır. Kişi bu bedensel belirtileri fark ettikçe daha da kaygılanır ve “kontrolü kaybediyorum” düşüncesi devreye girer. Anksiyete döngüsünü güçlendiren en önemli faktörlerden biri belirsizliğe tahammülsüzlüktür. Anksiyetesi yüksek bireyler için bilinmezlik son derece zorlayıcıdır. Her ihtimali önceden düşünmek, her senaryoya hazırlanmak onları güvende hissettirecekmiş gibi gelir. Ancak zihnin bu sürekli çalışma hali, kişiyi anda kalmaktan uzaklaştırır. Dinlenmek, gevşemek ve keyif almak giderek zorlaşır. Bir diğer önemli unsur kontrol ihtiyacıdır. Anksiyete yaşayan kişiler genellikle sorumluluk sahibi, detaycı ve yüksek beklentilere sahip bireylerdir. Kontrolü kaybettiklerini hissettikleri anda kaygı hızla yükselir. Bu nedenle hem kendilerine hem çevrelerine karşı katı olabilirler. Bu katılık çoğu zaman dışarıdan fark edilmez; iç dünyada yaşanır. Anksiyetenin zamanla yaşam alanını daraltmasının temel nedeni ise kaçınmadır. Kişi kaygılandığı ortamlardan, duygulardan ya da kararlardan uzak durdukça kısa süreli bir rahatlama yaşar. Ancak bu rahatlama geçicidir. Zihin şunu öğrenir: “Kaçınırsam rahatlarım.” Böylece kaygı daha fazla alan talep etmeye başlar. Zamanla kişi eskiden yaptığı pek çok şeyi yapamaz hale gelebilir. Psikoterapide anksiyete ile çalışmak, kaygıyı tamamen yok etmeye çalışmak değildir. Çünkü kaygı insan doğasının bir parçasıdır. Asıl hedef, kaygının ne zaman ve neden ortaya çıktığını anlamak, onunla kurulan ilişkiyi dönüştürmektir. Terapide danışan, kaygıyı bastırmak yerine gözlemlemeyi, bedensel sinyalleri ayırt etmeyi ve düşüncelerle arasına mesafe koymayı öğrenir. Bu süreçte danışanlar genellikle önemli bir farkındalık yaşar: Kaygı onları zayıf yapan bir şey değildir. Aksine, çoğu zaman fazla sorumluluk alan, fazla düşünen ve çevresini gözeten bireylerin bedelidir. Terapi, bu yükü daha dengeli taşımayı öğretir. Anksiyete ile çalışmak zaman ve sabır gerektirir. Ancak doğru bir terapötik süreçle kişi, zihninin sürekli alarm halinde olmadığı, bedeninin daha güvende hissettiği bir yaşama doğru ilerleyebilir.
