Yeme Bozukluğu ve Mükemmelliyetçilik İlişkisi

Yeme bozukluğu yaşayan birçok kişinin ortak noktalarından biri, dışarıdan “çok başarılı” görünmesidir. Düzenli, disiplinli, hedef odaklı, kontrolü seven… Ancak bu görünür disiplinin altında çoğu zaman kırılgan bir mükemmeliyetçilik yatar. Mükemmeliyetçilik, yeme bozukluklarında sadece bir kişilik özelliği değil; bozukluğu besleyen bir psikolojik zemin olabilir.
Mükemmeliyetçi zihin, “ya hep ya hiç” mantığıyla çalışır. Kişi ya kusursuz olmalıdır ya da tamamen başarısızdır. Bu düşünce yapısı, yeme davranışına da yansır. “Bugün biraz kaçırdım, o zaman tamamen bozuldu” düşüncesiyle kişi kendini bırakabilir. Ardından gelen suçluluk, tekrar kısıtlamayı tetikler. Böylece döngü güçlenir.
Mükemmeliyetçilik çoğu zaman kontrol ihtiyacının bir maskesidir. Kişi hayatın belirsizliğini, duygularını ve ilişkilerini kontrol edemediğinde; bedenini kontrol ederek güven hissi yaratmaya çalışır. Kilo, kalori, tartı, spor… Bunlar kişinin elinde “ölçülebilir” şeylerdir. Zihin, kontrol edebildiği bir alan bulduğunda rahatlar gibi olur. Ancak bu rahatlama geçicidir. Çünkü kontrol arttıkça esneklik azalır.
Bir diğer önemli nokta, mükemmeliyetçiliğin özdeğerle birleşmesidir. Kişi “değerli olmak” için mükemmel olmak zorunda hisseder. Bu da beden üzerinden bir başarı alanı yaratır. “Zayıf olursam kabul görürüm”, “kontrollü olursam sevilirim” gibi inançlar, yeme bozukluğunu bir tür kimlik haline getirebilir.
Mükemmeliyetçi kişiler genellikle kendilerine çok serttir. Başkalarına karşı anlayışlı olabilirler ama kendilerine gelince acımasızlaşırlar. Bu sert iç ses, iyileşmeyi zorlaştırır. Çünkü iyileşme, mükemmel ilerleyen bir süreç değildir. Dalgalanmalar olur. Zihin her dalgalanmayı “başarısızlık” olarak yorumladığında kişi tekrar bozukluğa tutunabilir.
Bu yüzden terapide hedef, mükemmelliği bırakmak değil; esnekliği öğrenmektir. “Yeterince


