Kendisini sevmeyen, başkasını içten ve koşulsuz sevemez.

Kendisini sevmeyen, başkasını içten ve koşulsuz sevemez.
Gerçekten de ilişkilerde en temel mesele buradan başlıyor.
İnsanın önce kendisiyle kurduğu ilişki…
Çoğu zaman birine ilk başta, onda bize güzel gelen bir şeye çekiliriz.
Bir bakış, bir ilgi, bir benzerlik…
Bu çok yoğun bir his yaratır ve biz buna ‘aşk’ deriz.
Ama sonra ne olur?
O güzel hissi kaybetmemek için, karşımızdaki kişinin bazı özelliklerini değiştirmesini isteriz.
‘Biraz böyle olursa…’,
‘Şunu da yaparsa…’
Sanki ancak o zaman o rüyayı yaşayabileceğiz gibi hissederiz.
Oysa gerçek aşk koşulsuzdur.
Gerçek aşk; güzeliyle, zoruyle, kusurlarıyla birlikte sevebilme halidir.
Ve bu, ancak kişinin önce kendisini olduğu haliyle sevebilmesiyle mümkündür.
Değişme şartına bağlı kurulan bağlar, aslında çoğu zaman şudur:
Bizde eksik olan bir şeyin, başkasında çok yoğun hissedilmesi…
Yani bir tür duygusal açlık.
Bir de ilişkilerde sık gördüğümüz başka bir durum var:
Sevgi adına birbirinden kendini feda etmesini beklemek.
Aslında bu, kişinin kendi karşılayamadığı ihtiyaçlarını başkasının karşılamasını beklemesidir.
Evet, ihtiyaçlar ilişkilerde karşılanır.
Bu varoluşumuzun bir parçası.
Bu bencilce değildir.
Ama asıl fark şurada:
Kendi ihtiyacını temel düzeyde karşılayabilen bir kişi,
ilişkide bu ihtiyacı bir ‘bağ’ ve ‘paylaşım’ ile daha doyumlu yaşar.
Birçok ilişkide sevgi zamanla biter
ve ilişki karşılıklı çıkar üzerine kurulur.
Bunu ayıp ya da yanlış olarak görmek zorunda değiliz.
Bazen bu da bir seçimdir.
Asıl önemli olan şudur:
Kişinin bu seçimi özgür iradesiyle yapması
ve bunun sorumluluğunu alabilmesidir.”


