GİRİŞ

Son yıllarda hızlı bir şekilde görülme sıklığı artan depresyon, farklı nedenlerden dolayı oluşan oldukça karmaşık bir duygudurum bozukluğudur. Depresif bozukluk; depresif duygudurum, çaresizlik, suçluluk ve karamsarlık duyguları enerji ve ilgi kaybı olarak kişide toplumsal ve kişilerarası ilişkilerde sorunlara sebep olmaktadır. Depresyon durumundaki bir kişi sürekli üzüntü halinde olup zevk verici durumlardan keyif alamaz hale gelir. Depresyon beraberinde kişide duygusal ve fiziksel çöküntülere de sebebiyet verebilir. Depresyonlu bireyler evde ve iş yerinde edindikleri görevleri yerine getirmekte güçlükler yaşayabilir. Çünkü konsantre olmakta ve dikkatini toparlamakta güçlüklerde bu süreçte artacaktır. Dolayısıyla, psikiyatrinin soğuk algınlığı olarak anılan bu bozukluğun tedavi edilmesi önemli bir uğraş alanıdır. Depresyonun belirtileri arasında üzüntü ve sıkıntılı durumlarda üzgün ve bunalımlı hissetmek normaldir. Depresyonda üzgün hissetmekten daha farklı boyutta duygular vardır. Bu sebeple üzüntü ile depresyonu karıştırmamak gerekir. Depresyonun başlıca belirtilerinden bahsedersek; sürekli üzgün hissetmek, günlük yapılacak olan aktivitelere karşı zevk almada kayıp, iştah problemleri, örneğin aşırı yemek yada iştahsızlık, uykuya geçmede zorluklar, sık sık uyanma veya aşırı uyuma, sürekli yorgun hissetme, konuşma ve hareketlerde yavaşlık, Konsantrasyon kaybı, karar verme zorluğu, İntihar eğilimi sayılabilir. Tanıyı depresyon olarak koyabilmemiz için en az iki hafta devam ediyor olması gerekir. Depresyon her yaşta görülebilir. Kadınlarda depresyon görülme sıklığı daha fazladır. Bir kez depresyon geçiren kişi hayatının ileriki evresinde tekrardan yakalanma şansı vardır. Depresyonun tek bir nedeni vardır diyemeyiz. Psikolojik, biyolojik ve sosyal faktörlerin her biri depresyona neden olabilir.

Bilişsel Davranışçı Terapilerin, 1980’lerde çığ gibi büyüyerek günümüzde psikoterapi alanında en önde gelen yaklaşımlardan birisi olduğu bilinmektedir. Depresyonun tedavisiyle başlayan Bilişsel Terapi bugün anksiyete bozukluklarından cinsel işlev bozukluğuna, aile terapilerinden bağımlılıklara, şizofreniden kişilik bozukluklarına çok sayıda psikopatolojinin tedavisinde yaygın olarak kullanıldığı görülmektedir.

Depresyon sağaltımında en sık kullanılan psikoterapi yöntemlerinden biri bilişsel davranışçı terapi (BDT)’dir. Hem bilişsel hem de davranışçı iki unsur birleştiği zaman ortaya bilişsel davranışçı terapi doğuyor. Bu unsurların arka planlarında felsefi, kuramsal ve klinik yer alır. Esasen bilişsel davranışçı terapi tabirinin tek bir terapi yöntemini ya da okulunu temsil etmediği daha ziyade bir çatı kavram olduğunu akılda tutmak gerekir. Kuramın merkezinde öğrenme ve yeniden öğrenme olgusu yer alır. BDT psikoloji ve psikopatoloji alanındaki bilimsel bulgulara dayalı olarak geliştirilmiş, bilimsel ilkelerin psikoterapi alanına uygulanmasıyla ortaya çıkmış çağdaş bir psikoterapidir. Psikoterapi ruhsal rahatsızlık veya sorunları sözel etkileşim ile çözme yöntemidir. Bilişsel davranışçı terapi ruhsal problemleri incelerken ve açıklarken psikoloji bilim verilerine dayanır. Bu problemlerin çözümünde kullandığı sözel ve davranışsal yöntemler de aynı şekilde bu bilimsel ilkelere ve öğrenme kuramlarına dayalıdır. Ortaya konulan bu tedavi yönteminin etkinliği bilimsel olarak sınanmış ve yüzlerce klinik araştırmayla birçok ruhsal rahatsızlıkta etkili olduğu gösterilmiştir. Bilişsel davranışçı terapi uygulamaları dayandığı temel itibarıyla diğer psikoterapilerden farklıdır. Bilişsel davranışçı terapinin tedavi uygulamaları süreç ve içerik olarak yapılandırılmıştır. Öncelikle kişinin güncel sorunlarına odaklanır, süre olarak daha sınırlı, ve daha çok sorun çözme hedeflidir. Bilişsel davranışçı terapi başvuran kişinin sadece güncel sorunlarını çözmez. Aynı zamanda bütün yaşamları süresince sorunlarını çözmekte kullanabilecekleri özel bir takım beceriler de öğretir. Bu düşüncelere örnek olarak çarpık düşünceleri saptamak, inançlarında değişiklik sağlamak, çevreyle yeni ilişkiler kurmak ve davranış değişikliğidir. İlk kez 1964 yılında Beck tarafından yayınlanan bir makalede ortaya atılan bilişsel terapi, yıllar içinde davranışçı modelin de etkisiyle, BDT olarak adlandırılmış ve 1979’da Beck ve arkadaşlarının çalışmalarıyla depresyonda net bir şekilde kullanılır hale gelmiştir. İlerleyen yıllarda da depresyondaki etkililiği çeşitli çalışmalarda kanıtlanmış; hatta BDT’nin ilaç tedavisi kadar etkili olduğu belirtilmiştir.

BDT’nin amaçlarından biride kişilerin kendi başlarına problemlerini çözebilmeleri ve bir daha terapiye ihtiyaç duymamalarıdır. Bu sebeple Bilişsel davranışçı terapinin en önemli hedeflerden biri uygulanan tedavi yöntemlerinin yararının uzun sürede korunmasıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, etkililik çalışmalarında olması gereken belki de en önemli nokta izlem değerlendirmeleridir. Bdt çalışmalarına bakıldığında son 14 yılda depresyon sağaltımlarının yalnızca 21 tanesinde izlem değerlendirmesi vardır. Bu noktada bir eksiklik olduğunu gözler önüne seren bu çalışmalar bu konuda daha fazla çalışılması gerektiğine işaret etmektedir. İzlem değerlendirmelerinin yer aldığı çalışmalarda, hem hasta kayıp (drop-out) riskinin hem de maliyetin fazla olduğu düşünüldüğünde, izlem değerlendirmesi olan çalışmanın yapılmasının oldukça zor olduğu akla yatkın olabilir; ancak yapılan tedavilerin asıl geri dönüşlerinin uzun vadeli değerlendirmede ortaya çıkacağı unutulmamalıdır.

Depresyonun Bilişsel Kuramı:

Depresyona karşı 1960 lı yıllarda doğası ve sebeplerine ilişkin büyük bir ilgi meydana geldi. Bu kuramsal yaklaşımların temelinde çaresizlik ve umutsuzluk kuramları merkezi yer aldı. Bu kuramların en etkili olanı Beck tarafından geliştirildi. Beck, umutsuzluğu kişinin geleceğe yönelik negatif beklentiler oluşturması ve kişinin kendi kapasitesini olduğundan düşük görmesi olarak tanımlamaktadır (Henkel ve diğerleri, 2002). Depresyonda olan kişi kendisini ve geleceğini negatif olarak değerlendirme eğilimindedir. Bu düşüncenin kaynağı olayları sistematik olarak yanlış yorulmalarından kaynaklıdır. Bu yüzden depresyonu önlemede kullanılan bilişsel yaklaşımın özünü, danışanın kendisini “kaybeden” değil, “kazanan”; yardıma muhtaç değil, gücü elinde barındıran birisi olarak görmesini sağlayacak teknikler kullanma oluşturur ( Beck, 1976 ). Beck, modelinde depresyonu üç kavramla açıklamaktadır: Bunlar; “bilişsel üçlü”, “sessiz kabullenişler” ve “bilişsel hatalar”dır. Bilişsel üçlünün içeriği benliğe, geleceğe ve çevreye karşı olumsuz tutumlar içerir. Kişi kendisini yetersiz ve kusurlu olarak görür. Çevresi kendisine yardım etmemektedir. Hayatın engellerle dolu, zorlayıcı olaylarla örülü olduğunu düşünür. Gelecekten yana umutları yoktur. Düş kırıklığı ve yoksunluklarla karşılaşacağını düşünür. Sessiz kabullenişler (şemalar) bireyin kendisinin de açıklayamadığı bazı inanç ve kurallardan oluşur. Kişi davranışlarını bu kurallara dayandırır. Bilişsel hatalar kavramı ise, depresyon belirtileri gösteren bireylerin düşünce biçimlerinin veya zihinsel işleyişlerinin, normalden farklılığına dikkat çekmek için kullanılmıştır (Beck ve diğerleri, 1979; Beck ve Lester,1963). Beck, Steer, Kovacs ve Garrison (1985), bireyin kendisine yönelik olumsuz görüşünü bilişsel üçlünün önemli bir parçası olarak görmektedir. Bu kurama göre bilişsel üçgen depresyonda özel bir rol oynar. Umutsuzluk ise depresyon için anahtar bir değişken olarak değerlendirilmektedir. Depresyon sürecinin gelişmesini sağlayan etkenlerin merkezinde umutsuzluk merkezi rol oynamaktadır. Bilişsel-davranışçı yaklaşıma göre umutsuzluk, daha çok depresyonun başlangıç ve sürdürülmesinde önceki potansiyel sebepler olarak görülür. Bu kapsamda umutsuzluk, belirli çevresel uyarıcılara karşı kişinin savunmasızlığına yol açan bir özellik faktör (trait factor) olarak değerlendirilir (Henkel ve diğerleri, 2002). Beck ve arkadaşları 50 kişilik depresif hastalar üzerinde yaptıkları psikoterapi çalışması sonucunda elde ettiği buldular şu şekildedir: Kişi intihar etmeden önce kendisini savunmasız ve umutsuz olarak gördüğünü söylemiştir. Ve hastalar yaşadıkları acıya dayanamayacaklarını ve çözüm yollarının olmadığını düşünmektedir. Bu sebeple intiharı tek çözüm yolum olarak gördükleri kayıtlara geçmiştir. Umutsuzluk, şimdiki olumsuz algıların geleceğe yansımasıdır. Kişi uzun süre yansıtmalar yaptığında, şimdiki güçlüklerinin sonsuza dek devam edeceğini düşünür. Umutsuzluk eğilimi olan kişi, gelecek için belli bir bilişsel örüntüye sahiptir. Fakat bu örüntünün geleceğe dair hiçbir olumlu yapıyı içermediğini belirtir. Birey gelecek hakkında düşünmeye başladığı anda bu bilişsel yapı uyarılır. Ardından kişi hoşlanmadığı deneyimlerin etkisi ile umutsuzluğun tipik duygusal ve motivasyonel belirtilerini göstermeye başlar (Beck ve Rush, 1978).

Bu modele göre, yaşamın ilk deneyimleri, kişinin kendi ve dünya hakkındaki bazı şema ve inançlar oluşmasını sağlar. Ardından bunlar da sonradan davranışı değerlendirmede ve yönetmede kullanırlar. Bu şemalardan bazıları katı ve aşırı derece değişmeye dirençlidirler. Bu yüzden işlevsel olmayan inançlar olarak nitelendirilir. Örneğin “ birisi benim için kötü düşünürse, mutlu olamam”. Fakat işlevsel olmayan inanışlar tek olarak klinik depresyona neden olmazlar. Bireyin hayatında bazı ciddi olaylar olduğunda ve bunlar da kişinin inançlarını aktive ettiğinde sorunlar oluşur. İşlevsel olmayan inançlar bir kez aktive olduğunda beraberinde olumsuz otomatik düşüncelerin doğmasına sebebiyet verir. Olumsuz otomatik düşünceler, amaçlı bir sürecin ürünü olmaktan çok aniden bireyin kafasından geçerler ve bu düşüncelere olumsuz duygular eşlik eder. Bu düşünceler, mevcut yaşantılara, gelecekteki olayların tahminine ya da geçmişteki bir olaya ilişkin olabilir ve sonuçta depresyonun gelişmesine yol açarlar. Depresyon bir kez oluştuğunda olumsuz otomatik düşünceler giderek daha çok ve daha yoğun meydana gelir ve işlevsel inançlar giderek azalır. Böylece kısır döngü oluşur (Hawton, Salkovskis, Kırk ve Clark, 1989).

Son yıllarda boşanan ailelerin, boşanma evresince uyum düzeylerini arttırmaya yönelik kullanıldığı biliniyor. İncelediğimiz araştırmada da boşanan kadınların psikolojik süreçleri incelendiğinde hem depresif hem de anksiyete yakınmaları olan kadınlara bdt müdahale programı planlanmıştır.

Bu araştırmanın amacı, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)’nin etkinliğinin boşanmış kadınlar üzerinde incelenmesidir. Bu amaçla, boşanmış kadınların depresyon, anksiyete ve yalnızlık algısı düzeyleri uygulanan BDT öncesi ve sonrasında karşılaştırılmıştır.

Boşanma hem bir olay hem de bir süreçtir. Boşanma ile ilgili birçok değişikliğin boşanma öncesi başladığı ve çiftlerin ayrılması, ardından da evliliğin hukuki olarak bitmesinden sonra uzun bir süre devam ettiği belirtmektedir (Hanson ve ark. 1998). Son 30 yılda Amerikada boşanma hızlı bir seyir göstermiştir. Ayrıca boşanan ailelerin yarısı boşanma sürecinden etkilendiğini belirtmektedir. Boşanma yetmişli yıllarda başlayıp doksanlı yıllarda arttığı, son yıllarda ise yaklaşık olarak evliliklerin yarısının boşanmayla neticelendiği kayıtlara geçmiştir. Boşanma kişiler üzerinde farklı açılardan bakılabilecek karışık bir olaydır. Boşanan kadının penceresinden bakıldığında yeni bir yaşam kurma, eski eşle hem de çocuklarla yeni ilişki biçimleri geliştirme, maddi zorluklar ve beraberinde gelen sosyal ilişki değişiklikleri gibi aşılması gereken zorluklar gün yüzüne çıkmaktadır. Birçok araştırmada, hem ebeveynlerin hem de çocukların boşanma sonrasında yaşadıkları sorunlar üzerinde durulmaktadır. Boşanma neticesinde kısa ve uzun süreli olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır, bunlar arasında fiziksel ve psikolojik sağlık sorunlarının en önemli bir yer tuttuğunu belirtmeliyiz. Bazen bu sorunlar boşanmadan çok uzun bir süre sonra sonlanabilir. Boşanmış kadınlarda depresif semptomların ve anksiyetenin evlilere göre daha fazla olduğunu bildirilmektedir. Özellikle boşanma sonrasındaki ilk 2 yılda bu semptomların daha fazla olduğu yani boşanmanın ardından travmatik bir süreç yaşandığı; ancak 3. yılda bu etkilerin giderek azaldığını bulmuşlardır. Depresyon, ciddi bir bozukluk olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple depresyon ve anksiyetenin tedavisi oldukça önemlidir.

Ev Ödevi Tekniği:

Bilişsel davranışçı terapinin içerisinde oldukça verimli kullanılan yapı taşı olan ev ödevlerini, danışanın seans odası dışında davranışsal, bilişsel ve duygusal problemleri ya da bunlarla alakalı sorunları çözümlemek için sarf ettikleri çaba ve zaman olarak tanımlayabiliriz (Freeman 2007). Bilişsel davranışçı terapinin en önemli parçası olan ev ödevleri, terapistler tarafından oldukça fazla kullanılmaktadır (Helbig ve Fehm 2004). Yapılan ev ödevleri, danışanın terapi seanslarında edindiği becerileri günlük hayatına da aktarmasında etkili bir yöntem olarak uygulanır.

Sistemli bir şekilde uygulanan ev ödevi, hem bilişsel hemde davranışsal teknikleri kullanarak danışanlardan veri elde etmek, danışanın kendisini daha fazla geliştirmesini sağlamak, inanç ve fikirlerini, düşünce yapısını test edip bunları yeni davranışlar ile tekrardan değiştirmek gibi alanlarda danışanlara avantaj sunar. Tedavide edinilen yeni teknikleri danışanın dışarı hayatında da gerçekleştirmesi için kullanılan ödevleri, tedavinin kendisi kadar eskidir. Bu konular üstündeki çalışmalar son süreçte giderek artmıştır. Yapılan araştırmalarda ev ödevinin yalnızca depresyon ve anksiyete bozukluklarının tedavisinde değil, bunların yanında psikotik bozukluklar, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu ve bağımlılık gibi hastaların tedavisinde de kullanıldığı belirlenmiştir. Fehm ve Mrose 2008 yılında yaptıkları bir araştırmada bdt içerisinde tedavi gören danışanların ödevlere karşı tutumunu ölçmüş ve hastaların çoğunlukla ödevlere karşı olumlu bir tutum sergilediklerini belirtmiştir.

Ev Ödevlerinin Aşamaları

Ödevlerin yapımı ve teşvik etmek ve kolay hale getirmek bdt’nin özelliklerindendir. Ev ödevinin ilk baştaki amacı çoğunlukla kişiden bilgi almaya veya vermeye dönük ek çalışmalar halindedir. İlerleyen seanslarda ise ev ödevlerinin içeriği ortaya çıkan bilişsel değişikliği yaşantıyla desteklemek amacıyla oluşturulmuş teknikler şeklinde olmaya başlar (Türkçapar ve ark. 2009). Son zamanlarda yapılan bir araştırmada seans sırasında danışanlara ödevler hakkında bilgi verilmesi, tamamlaması için teşvik etmenin ve danışanların ilk ödevlerini yapmamaları halinde neden yapmadıklarını belirleyen faktörlerin belirlenmesinin gelecek ev ödevine olan bağlılığı artıracağı belirlenmiştir. Bu sebeple danışanlara ev ödevini vermeden önce ödevin önemini ve içeriği hakkında bilgi verilmelidir.

Ev Ödevi Türleri:

Düşünce ve Davranış Derecelendirme Ölçekleri

Bu tarz ödevler öncelikle bilişsel çarpıtmaları olan kişilerin tedavisinde önemlidir. Klinik anlamda bilgi sağlayan ve kendini derecelendirme ölçekleri olarak kullanılan bu tarz testler seanstan sonra ev ödevi veya seansın olduğu sırada danışanın duygudurum değişikliğini gözlemek niyetiyle bir öz rapor ölçütü olarak kullanılabilir. Bu testler geribildirim sağlanmasınada yardımcı olmaktadır. Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Envan-teri bu tür ev ödevlerinde sıklıkla kullanılan ölçeklerdendir (Kazantzis ve ark. 2003). Beck Depresyon Envanteri, grup veya bireysel olarak kişinin kendi kendisini derecelen-direrek veya yanıtları sözel olarak ifade etmesi şeklinde uygulanabilirken (Smarr ve Keefer 2011), Beck Anksiyete Envanteri yine kişinin kendi kendisini derecelendirerek bireysel olarak uygulanabilir (Jullian 2011).

Self-Monitoring (Kendini Gözlemleme)

Danışandan temel problemleri ile alakalı bilişsel ve davranışsal durumlarını kayıta alması istenir. Bu teknik hastanın probleminin yapısı hakkında danışandan net bir fikir elde etmek için terapiste yardım eder. Bazı durumlarda belirtileri gün içine yayılmış, alışkanlık edinilmiş ve bu semptomları anlatmakta zorluk yaşayan hastalar içinde faydalı olabilir. Bu seans uygulanırken danışandan aile üyeleri ile yaşadığı etkileşim sırasındaki otomatik düşünce ve inançlara konsantre olması istenir.

Aşamalı Etkinlik Planlaması

Burada danışanlar öncelikle yapmak zorunda olduğu şeylerin listesini oluşturur. Ardından bu listeden bir maddeyi seçerek bunun gerçekleşmesi için hangi adımın atılması gerektiğini belirler. Bu adımlar ileriki süreçte kendi içerisinde bölünebilir. Terapistin dikkat etmesi gereken nokta, hastanın başa çıkabileceği büyüklükte adımlar sunmasına özen göstermelidir. Adımlar oluşturulduktan sonra danışan konuyu zihninde prova edebilir ve karşılaşabileceği olası zorlukları yazarak bu adımlarla ilgili neler yapabileceğini kurgular. Bu süreçte terapist hastasına ‘Uygulamaya birinci adımdan başlayın ve diğer adımları yok sayarak sadece önünüzdeki adıma odaklanın. Sizi bekleyen yapmak zorunda olduğunuz işlere değil başardığınıza odaklanın, yaptığınız şeyleri küçümseyen veya hiçe sayan olumsuz düşüncelere dikkat edin’ şeklinde önerilerde bulunabilir (Türkçapar 2007).

Yüzleştirme

BDT’nin etkin olması için daha önceki seanslarda terapist ile yapılmış olan yüzleştirme egzersizlerinin ödev olarak danışanın kendi başına evde, sokakta veya toplu taşıma araçlarında uygulaması gerekmektedir. Yüzleştirme tedavisi üç aşamadan oluşur bu aşamalar; değerlendirme, tedavi rasyonelinin açıklanması-kademeli yüzleşme listesinin yapılması ve tepki önleme kurallarının belirlenmesi olmak üzere üç aşamadan oluşur. Son olarak da planlanan yüzleşme seanslarının gerçekleştirilmesi ve ödev olarak danışanın kendi kendine yüzleştirme yapması yer almaktadır (Akkoyunlu ve Türkçapar 2013).

Sonuç

Genel olarak çalışmalara bakıldığına BDT nin depresyon için 1 yada 2 yıl gibi uzun vadede etkili bir çalışma olduğu görülmektedir. Özellikle kombine olarak uygulanan tedavilerde (bdt ve ilaç tedavisi) ilaç tedavisinden daha etkili olduğunu söyleyebiliriz. Yapılan çalışmalar neticesinde BDT alan katılımcıların nüks ihtimallerinin daha düşük olduğu söylenebilir. Fakat araştırmalar ışığında depresif hastaların terapi sonunda iyileşme hali sağlansa dahi, 2-3 yıl sonra yeniden bir desteğe ihtiyaç duyduklarından bahsedilebilir. Terapinin hemen akabindeki destek seanslarına ek olarak yıllık yapılacak olan destek görüşmeleri, hatta birkaç oturumdan (haftadan) oluşacak destek seansları BDT’nin etkililiğini arttırabilir. Çalışmaların çoğunda ilaç tedavisine ek olarak uygulanan BDT’nin etkililiği araştırılmıştır. Sonuçları tedavi öncesi ve sonrası olarak karşılaştırma yaptığımızda, terapinin etkililiğine ilişkin farklı sonuçlar vermektedir. Kombine tedavinin ilaç tedavisinden üstün olduğunu söyleyen çalışma sayıları ve eşit olduğunu söyleyen çalışma sayıları aynıdır. Fakat izlem değerlendirmelerine bakıldığında, BDT ile birlikte ilaç tedavisi alan kişilerin, yalnızca ilaç tedavisinden daha başarılı olan kişilerin olduğunu raporlayan çalışmaların sayısı daha fazladır. Şu durumda, BDT, depresyon için ilk etapta ilaçla aynı etkiye sahip gibi gözükse de uzun vadede bu etkinin, ilacın etkisinin önüne geçtiği söylenebilir. Fakat atlanmaması gereken nokta elbette akut depresif dönemde ilaç kullanımının yeri oldukça önemlidir. Ancak ilaca ek olarak uygulanan BDT nin büyük bir kazanç sağlayacağı konusunda güvenilir çalışmalar vardır. Hatta kişinin nüks ihtimalini bile düşüreceği göz önünde tutulmalıdır. Bu yüzden depresyon sağaltımında BDT’nin kullanımının artırılması önerilmektedir. Bu gözden geçirme çalışması, BDT’nin Major depresif bozukluğu olan hastalar için etkili olduğunu ve bu etkinin uzun yıllar korunduğunu söylemektedir. Bulguları önceki gözden geçirme çalışmalarının sonuçlarıyla kıyasladığımızda örtüşmektedir. Sonuçlar terapi sonrasında BDT nin aylar sonra bile etkililiğini sürdürdüğü ve nüks yaşanmasını engellemede başarılı olduğu yönündedir. Bu çalışmada, boşanmanın ardından kadınların yaşadığı psikolojik sorunların tedavisinde BDT müdahalesinin etkili olduğu bulunmuştur.


Ankara Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!