HASET VE KISKANÇLIK

Melanie Klein’a göre haset bebeğin yaşamının erken döneminde (paranoid-şizoid konum) anne memesine (ilk nesne) duyduğu bilinçdışı ve yıkıcı bir duygudur. “İyi olanı” tahrip etme arzusu taşıyan bu yapısal haset, kişinin kendi içinde barındırdığı iyiliği bozmaya çalışması ve ruhsal bozuklukların temel nedeni olarak görülürken kıskançlık ise iki kişi arasındadır ve “sahip olma” isteği taşır. Haset kıskançlığa göre daha ilkel olup, üç kişilik ilişkileri (oedipal durum) etkiler ve kökeni anne bebek arasındaki beslenme ilişkisine dayanır.
Yetişkinliğe gelindiğinde ise neredeyse tüm ilişki biçimlerinde (romantik ilişkiler, aile içi ilişkiler, arkadaşlık/dostluk ilişkileri) haset ve kıskançlığın bozucu/tahrip edici yönünü görebilmekteyiz. Kıskançlıkta değer verilen bir ilişkiyi veya nesneyi (kişiyi) kaybetme korkusunun özgüven ve yetersizlik hislerinin ve geçmiş bağlanma örüntülerinin (çocuklukta ilgi ve sevgiyi paylaşmak zorunda kalmak deneyimleri) işgali altındaki birey karşısındaki kişiye sahip olma dürtüsüyle, onu bir eşya gibi görerek kısıtlayabilmekte, patolojik kıskançlık boyutlarındaysa şüphecilik ve manipülasyon davranışlarıyla giden bir kontrol arzusu sergilemektedir.
Narsisistik kişilik eğilimleri ortaya koyan kıskançlığın yanı sıra haset te ise “olmasın, bozulsun, yok olsun!”arzusu göze çarpar. Bu yönüyle yıkıcı olduğunun altını çizdiğimiz haset duygusuna sahip bireylerde, kişisel iyilik ve esenlik hallerinin, kendinde olmayan, ancak ötekinin sahip olduğu “şeylerin yok olmasına” bağlı olduğu, korkutucu bir mekanizma işler. Kişiler burada eksikliğini yaşadığı kişi, durum vb. i ayrıcalıkların yokluğunun acısını ve hatta yasını yaşamaktansa hiçkimsede olmamasını, yok olmuş olmasını dilemektedir.
Diğer yandan birey, erken çocukluk yıllarında belki yemek dolu bir kaşığı bağımsız şekilde kavrayarak ağzına götürmek, belki merdivenleri yalnız inmek veya herhangi beceri isteyen bir edimi bağımsız gerçekleştirmek yönünde o denli engellenmiştir ki yoksunu olduğu o durumu bir ötekinin deneyimleyebiliyor olmasını izlemeye katlanamaz.
Buradan yola çıkarak oluşturabileceğimiz hipotezde diyebiliriz ki haset, mükemmeliyetçi ve kontrolcü ebeveynliğin engellediği bireylerde ortaya çıkan yoksunu olduğu kişi, durum ve ayrıcalıklara yönelik asla karşılanamayacağına inandığı KAYIP bir ARZUDUR.
Sağaltım/iyileşme süreçlerine geldiğimizde psikoterapi (dinamik, bütüncül/eklektik terapiler) kişilerin kayıp arzularının yarattığı boşluk ve yoksunluktan doğan yetersizlik ve değersizlikle karakterize benlik algılarını fark ederek buradaki işlemlenmemiş duygulanımları hedef almalıdır. Olmayanın yası tutulmalı ve arzu ile ümit yeniden canlanmalıdır. Kişinin kendini başkalarıyla kıyaslamayı bırakıp, oluşturduğu kişisel hedeflerle kendi değerini takdir ettiği bir bilinç oluşturabilmesi hedeflenir.
Bu ise ancak şükür dairesinde bulunarak, şükran/minnettarlık pratiklerine yaşamında yer açması ile mümkündür.






