Değersizlik Duygusu

Bir birey, değersizlik duygusunu ilk olarak dünyaya geldiği anda, bakım vereninin—çoğunlukla annenin—ona yansıttığı duygular aracılığıyla öğrenir. Bu erken dönemde çocukta, “Ben değersizim, başkalarının sevgisini hak etmiyorum” şeklinde temel inançlar oluşabilir. Bu inançlar, çocuğun yalnızca çocukluk dönemini değil, yetişkinlikte kuracağı ilişkileri, benlik algısını ve yaşam doyumunu da derinden etkiler.
Çocuklukta öğrenilen duygular, bireyin ileriki yaşamı için atılan ilk duygusal tohumlar gibidir. Bu dönemde içselleştirilen duygu ve inançlar, yetişkinlikte benzer ilişkisel örüntülerle tekrar edilir; kişi, farkında olmadan tanıdık olanı yeniden üretir.
Bu nedenle birey, okul yaşamında, iş hayatında ve ikili ilişkilerinde sıklıkla aynı değersizlik duygusuyla karşı karşıya kalabilir. Bazı kişiler bu duyguyla başa çıkmakta zorlandıkları için, değersizlik hissini tetikleyebilecek ortamlardan ve ilişkilerden kaçınmayı tercih ederler. Ancak kaçınma, kısa vadede rahatlatıcı görünse de uzun vadede işlevsel bir çözüm sunmaz; aksine, duygunun daha da kökleşmesine neden olabilir.
Unutulmamalıdır ki, bireyin kendine verdiği değer, dış dünyadan aldığı onayın ön koşuludur. Yaşam koşulları ne olursa olsun, her insan biriciktir ve varlığı başlı başına değerlidir. Kişi, kendine özen göstermediğinde ve öz-şefkat geliştirmediğinde, bu ihtiyacı başkalarından karşılaması mümkün değildir. Gerçek iyileşme, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürmesiyle başlar; çünkü kişi, kendisine nasıl davranıyorsa, hayat da ona çoğu zaman aynı yerden karşılık verir.



