Winnicott: Saklanmanın Psikolojisi olabilir

İnsanın içinde iki temel arzu yaşar: gizlenmek ve bulunmak. Bir yanımız kendini korumak, sınırlarını saklı tutmak ister; diğer yanımız ise görülmeyi, fark edilmeyi, dokunulmayı bekler.
Bu ikilik, yaşamın her döneminde yeniden sahneye çıkar. Çocukken oyunla başlayan bu deneyim, yetişkinlikte ilişkilerimizin, yalnızlıklarımızın, hatta suskunluklarımızın içinde sürer.
Winnicott’a göre “saklanmak” güvenli bir iç alan yaratma biçimidir; kişinin kendi kendisiyle kalabilmesinin sağlıklı bir göstergesidir. Ancak bu yalnızca bir yönüdür. Saklanmak, ancak biri gelip bizi bulduğunda anlam kazanır. Çünkü bulunmamak, yalnızca görülmemek değil, var olmadığını hissetmektir. Çok uzun süre saklanmak, artık korunmak değil, kaybolmaktır. Bu yüzden insanın sağlıklı bir kendilik geliştirebilmesi için hem ayrı olabilmeye hem de ötekinde yankı bulabilmeye ihtiyacı vardır.
Birinin bizi görebileceğine, duyabileceğine, anlayabileceğine inanmak… bu, varoluşun en derin temellerinden biridir. Winnicott’ın “oyun alanı” dediği şey de tam olarak budur: kendilik ile öteki arasındaki o canlı, güvenli, yaratıcı alan. Orada kişi hem saklanabilir hem bulunabilir; hem yalnız kalabilir hem de ilişki kurabilir. Ama oyun, kimse bizi aramıyorsa, anlamını kaybeder. İşte bu yüzden saklanmak, bulunacağımızı bildiğimizde keyiflidir; kimse gelmediğinde ise dayanılmaz bir sessizliğe dönüşür.

