Doktorsitesi.com

Ruh Sağlığı

Dyt. Büşra Nur Yiğit
Dyt. Büşra Nur Yiğit
27 Ağustos 202531 görüntülenme
Randevu Al
Ruh Sağlığı
Ruh Sağlığı

12 1. Ruh Sağlığının Tanımı Ruh sağlığının, bütün uzmanların üzerinde anlaştığı bir tanımını yapmak oldukça zor bir iştir. Çünkü var olduğu günden bu yana sürekli olarak içinde yaşadığı dünyayı, evreni tanımaya, anlamaya çabalayan insanın en az tanıyabildiği varlık kendisidir. Bunun da en önemli nedeni; bu alanda çalışan çoğu araştırmacının yansız bir değerlendirme yapamaması, kendi kişilik özelliklerini araştırma sonuçlarına yansıtmasıdır. Her insan bir toplum içinde yaşar ve içinde bulunduğu toplumun kendine özgü kuralları vardır. İnsanın ait olduğu topluma ayak uydurabilmesi için kendisi ve çevresiyle uyum içinde olması gerekmektedir. Topluma uyum sağlayabilen kişiler kendisiyle barışık, sıkıntı, korku ve kaygıları bulunmayan, davranışlarını ayarlayabilen, dengeli ve tutarlı kişilerdir. Ancak her korku, üzüntü ya da kaygıyı bir ruhsal bozukluk olarak saymak da yanlış olur. Sağlıklı durumdan her türlü sapmayı bir hastalık olarak görürsek yeryüzünde sağlıklı insan olduğunu söyleyemeyiz. Buraya kadar genel olarak niteliklerini açıklamaya çalıştığımız ruh sağlığının tanımını şöyle yapabiliriz: Ruh sağlığı, kişinin kendi kendisiyle ve çevresiyle sürekli bir denge ve uyum içinde olmasıdır. Ancak bu denge ve uyumun, katı ve durağan bir nitelik taşımayıp değişken bir denge ve esnek bir uyum olduğunu belirtmek gerekir. 2. Ruh Sağlığı Bilgisinin Önemi Farklı bireysel özelliklere, eğitime, kültürel değerlere ve çevre olanakları- na sahip insanların bir arada ve uyum içinde yaşamalarının sağlanabilmesi için ruh sağlığı konusunun çok iyi bilinmesine gereksinim duyulmaktadır. Ruh sağlığı bilgisi, insanlarda kişiliğin sağlam ve uyumlu olarak gelişimini sağlamak isteyen, ruhsal bozuklukları, uyumsuzlukları önlemeyi kendine amaç edinen bir bilgi koludur. Ayrıca ruhsal hastalıkların tedavi yollarını ve tedaviden sonra topluma uyum sağlama yollarını da gösterir. Ruh sağlığı konularının içinde, kişide uyum güçlüklerinin ortaya çıkmasını önlemek, uyum güçlüğü gösteren kişilerin zorlanmalarını ortadan kaldırmaya yardım edici eğitsel ve iyileştirici eylemler de bulunmaktadır. Ruh sağlığı konusunda, ruhsal dengenin korunması için gerekli koruyucu önlemlerin alınması büyük önem taşır. Ruh sağlığı da tıpkı beden sağlığı gibi koşullara bağlı olarak (ağır hastalıklar, işsizlik, boşanma vb.) geçici ya da sürekli bozulabilir. Bununla beraber her insan bu tür baskılara karşı farklı dayanma gücüne sahiptir. Dolayısıyla her insanın zayıf ve güçlü yanlarının olduğunu, insanların ruh sağlığı yönün- den tamamen sağlıklı ve sağlıksız olarak iki gruba ayrılamayacağını bilmemiz gerekir. Ruh sağlığının korunması ve ruhsal hastalıkların iyileştirilmesi, hem kişilerin mutsuzluktan korunmalarına hem de toplumsal dengenin korunmasına yardım edecektir. Ruh sağlığının 13 korunması ve geliştirilmesinde yalnızca psikolog ve psikiyatristler sorumlu değildir. Kuşkusuz anne, baba, eğitimci, doktor, bilim adamı, yazar gibi toplumu oluşturan bütün bireyler de ruh sağlığının korunması ve geliştirilmesinden sorumludur. 3. Ruh Sağlığı ile ilgili Temel Kavramlar a. Sağlık Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sağlığı, "yalnızca sakat veya hasta olmama değil; bedensel, ruhsal ve toplumsal iyilik durumu" olarak tanımlamıştır. Genellikle bazı belirtiler bir arada görülünce belli bir hastalık tanısı konur. Ancak her belirti kişinin sağlıksız olduğunu kanıtlamaz. Kişinin kendisi ve çevresiyle sürekli bir denge ve uyum içinde olması ruhsal yönden sağlıklı olmasına bağlıdır. Ruhsal yönden sağlıklı bir insanda aranacak özellikler ayrıntılı olarak incelendiğinde şunlar söylenebilir: • Kişinin kendi kendisiyle uyumlu olması her şeyden önce bunaltı (anksiyete) denen kaygılardan, kuruntu ve kuşkulardan uzak olmasına bağlıdır. Günlük kaygılar ve üzüntüler her sağlıklı insanda vardır ve ruhsal uyumsuzluk belirtisi sayılmaz. Ancak nedeni belli olmayan ya da uzun süren bunaltı ve kaygılar ruhsal dengeden sapmanın göstergesi olabilir. • Kişi, içinde yaşadığı yakın ve uzak çevrede ilişkiler kurup sürdürebilmelidir. Aile üyeleriyle, başka meslektaş kümeleri ve topluluklarla iş birliğine girebilmeli, iş ilişkileri dışında arkadaşlıklar kurabilmelidir. • insanlarla geçinme ve iş birliği yapmanın ötesinde, sevgiye ve saygıya dayalı bağlar kurabilmelidir. Aile üyeleriyle bağlılığını sürdürürken, toplum içindeki ilişkiler alanını genişletebilmelidir. Karşı cinsle de sevgiye dayalı ilişkilere yönelmeli, eş seçmede kendi başına sorumluluk alabilmelidir. Başka bir deyişle, kişi sevebilmeli ve karşılığında sevgi bulabilmelidir. • Kişinin kendine güveni olmalıdır. Davranışlarını ve yeteneklerini gerçekçi olarak tartabilmelidir. Kendini başkalarının gözüyle de görebilmelidir. Yetenekleriyle orantısız bir üstünlük ya da aşağılık duygusu içinde olmamalıdır. Gerçeğe uygun bir öz saygısı olmalıdır. • Kişi, toplumda bir yeri ve görevi olduğu duygusunu edinmiş olmalıdır. Yeteneklerini geliştirmeli, verimli bir işe yöneltebilmeli, çalışmasından ve başarısından tat almalıdır. • Kişinin, geleceğe dönük tasarıları olmalı ve bunlara ulaşmak için gerçekçi bir yolda çaba gösterebilmeli, sıkıntılara katlanabilmelidir. Gerçekleştiremediği isteklerini, başka yollardan doyum sağlayarak denkleştirme yoluna gidebilmelidir. • Kişinin karşılaştığı güç durumlarda başvuracağı bir yedek gücü bulunmalı ve yeni durumlara uyma esnekliği gösterebilmelidir. Başarısızlıklardan yılmamalı, güç durumlarda 14 kendini bırakmamalıdır. Geleceğe dönük umudu ve savaşım gücü ile karşılaştığı engelleri yenmeye çalışmalıdır. • Bağımsız olarak girişimlerde bulunabilmelidir. Kendi başına kararlar alıp uygulayabilmeli, eylemlerinin sorumluluğunu taşıyabilmeli ve sonuçlarına katlanabilmelidir. Yanılma ve başarısızlıklardan ders alabilmeli, yanlışlarını düzeltmeye çalışmalıdır. Yanılgılarını başkalarına yüklememeli, kendini eleştirebilmelidir. • Kişinin yaşadığı çevre ve toplumla ters düşmeyen, inandığı değerleri ve inançları olmalıdır. Hiç kimse toplumun törelerini, geleneklerini, değer yargılarını ve ahlâk kurallarını tümden yadsıyamaz; ya da kendini onların dışında ve üstünde göremez. Ancak kişi yeniliklere de açık olabilmeli, toplumun çağ dışı yasaları ve değer yargıları önünde eli kolu bağlı kalmamalıdır. Başka bir deyişle, toplumun başı eğik bir üyesi olmak yerine, onu etkileyen ve katkı yapan bir üyesi olmaya çalışmalıdır. • Ruhça sağlıklı bir insanın, mesleği dışında eğlendirici, dinlendirici ve kişiyi geliştirici uğraşıları olmalıdır. Bu uğraş sanat, spor ve toplumsal yardımlaşma alanlarında olabilir. Yukarıdaki niteliklerin hepsinin bir kişide toplanmasını görmek mümkün değildir. Ancak bu niteliklerin birbirinden büsbütün ayrılamayacağını da düşünmek gerekir. İnsanın uyumu, bu nitelikleri kişiliğinde ne ölçüde ve nasıl bir denge içinde bağdaştırdığına bağlıdır. Örneğin; yetenekleri kısıtlı bir insan, içindeki başarı eksikliğini, çevresiyle sıcak ilişkiler kurarak, yani sevilen, aranan bir insan olarak kapatabilir. İnsanlarla sevgi ilişkileri kurmakta sınırlı yeteneği olan bir kişi, başka bir alanda bu boşluğu doldurmaya çalışır. Örneğin; insan ilişkilerinde kendini yeterli görmeyen kişi, politikaya yönelmek yerine, bilimsel bir alanda çalışmayı seçer. Ruhsal açıdan sağlıklı kişiler her zaman mutlu insanlar değildir. Ancak ruhsal açıdan sağlıklı kişilerin yaşamlarından daha fazla zevk alma olasılıkları yüksektir. Ellerinde olmayan nedenlerle (örneğin; sevdikleri kişinin yitirilmesi) mutsuz da olabilirler. Ancak bu olay karşısında ezilip kalmazlar. Güçleri ve esneklikleriyle zor dönemlerden en az yara alarak çıkabilirler. Bunalımsız ve kaygısız bir yaşam düşünülemez. Yaşam boyu pek çok küçük veya büyük sorunlar yaşanabilir. Bu sorunlar çözüle çözüle olgunlaşma gerçekleşir. Ruhsal açıdan sağlıklı kişi, karşılaşılan çeşitli engeller karşısında, kendisiyle veya çevresiyle çatışmaya girer, bocalar. Karşılaştığı sorunları yendikçe güçlenir ve daha zor sınavlara kendisini hazırlar. Güçsüz ya da yetersiz kaldığı durumlarda başarabildiğiyle yetinir. Ruhsal açıdan sağlığı yerinde olmayan kişiler, gerçeği iyi değerlendiremezler. Tepkileri, duruma uygunluk göstermez. Başka bir deyimle, uyumsuz kişi sorunları çözeyim derken yeni sorunlar yaratır. 15 b. Ruhsal Bozukluk Ruh sağlığı bozukluğu, "genellikle duygu, düşünce ve davranışlarında değişik derecelerde tutarsızlık, aşırılık, uygunsuzluk ve yetersizlik özelliklerini taşıma" olarak tanımlanabilir. Bu tanım, bazı değer yargılarının izlerini taşır. “Genellikle yetersiz, uygunsuz, aşırı” derken belli normlara göre değerlendirme yapıyoruz. Bu normlardan bir kısmı evrensel, bir kısmı ise çağdan çağa, toplumdan topluma değişebilir niteliktedir. Zaman ve yer (mekân) göreceliliğini göz önünde tutmak koşuluyla bu sıfatları kullanmak mümkündür. Her kişide tutarsız, aşırı, uygunsuz ve yetersiz davranışlar görülebilir. Hasta sayılabilecek kişide bu özelliklerin az çok sürekli ya da yineleyici olması, bireyin verimli çalışmasını ve kişiler arası ilişkilerini bozar. c. Normal-Normal Dışı Normalliğin tanımı konusunda insan davranışlarıyla ilgilenen bilim adamları henüz ortak bir görüş birliğine varabilmiş değillerdir. Normal ve normal dışının tanımlanmasında farklı ölçütler esas alınabilir: 1) Hastalığın tanımı temel alınabilir. Bu tanıma uyanlar hasta, uymayanlar sağlıklı olarak tanımlanır. Klinik açıdan belirgin ruhsal bozuklukların tanımı genellikle yapılabilmektedir. Fakat bir kişide bu belirtilerin olmaması, normaldir demek için yeterli değildir. 2) Toplumsal normlar temel alınabilir. Toplumsal normlara uyanlar sağlıklı, uymayanlar sağlıksız olarak tanımlanır. istatistiksel açıdan bakıldığında çan eğrisinin iki aşırı ucunda kalmayan kişi normaldir. Ülkenin birinde, çok başarılı bir kral varmış. Bu kral o kadar ba- şarılıymış ki, tüm halkı onun idaresinden memnunmuş. Sarayın büyücüsü, kralın bu başarısını çekemiyormuş. Bunun üzerine, kralın başarısını yok etmek için bir iksir hazırlamış ve bu iksiri, halkın içme suyuna katmış. Sudan içen tüm halk, normal dışı davranışlar göstermeye başlamış. Kral ve yönetim kademesindeki diğer kişiler bu sudan içmemişler. Fakat bu durumda halkın yönetiminde zorluklar yaşamaya başlamışlar. Bir toplantı yaparak anormal davranışlar gösteren halkı anlamakta zorlandıklarını ve bunu aşmak için iksir karıştırılan sudan içmeleri gerektiğine karar vermişler ve içmişler. Sudan içtikten sonra kral ve diğer yöneticilerin davranışları da anormalleşmeye başlamış ve eskisi gibi halkıyla gayet uyumlu ve mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmişler. 3) Kişinin içindeki rahatlık ve huzur temel alınabilir. Bu rahatlık ve huzur duygusunu taşıyanlar normal, aksi duyguları taşıyanlar ise normal dışı olarak tanımlanır. 16 Örneğin; evin bütün işlerini karısına bırakan bir erkek yaşamından hoşnut, kendi kendisi ile barışık olabilir. 4) Belirli bir kuram temel alınabilir. Kuramın ortaya koyduğu ölçütlerin varlığı ile yokluğu arasındaki orta nokta normallik, bu noktadan sapmalar ise normal dışı olarak tanımlanır. Normal ve normal dışının ayırımını yapmak her zaman çok kolay değildir: İnsanların ruh sağlığı yönünden sağlıklı ve sağlıksız olarak iki kümeye ayrılması mümkün değildir. Ruh sağlığının bozulması çok basit bir süreç değildir. Kimi insanlar, olumsuz dış etkenlerle hemen bozuluveren, çok gevşek bir ruhsal yapıdadırlar. Sadece kendi alıştıkları çevre içinde ve destek aldıkları kişilerin yanında dengelerini koruyabilirler. İş yeri ya da ülke değiştirmek, dengelerini altüst edebilir. Yabancı ülkelere okumak ya da çalışmak için gidenler, belli bir bocalama döneminden sonra, yeni çevreye uyum sağlarlar. Kimi insan ise yurt özlemine dayanamayıp ya geri döner ya da dönemez, ruhsal bir çöküntüye uğrar. Normal dışı davranışların en belirgin özelliği, gerçekle olan ilişkisindeki azalmadır. Hayal ve fanteziler gerçeklerin yerini almış durumdadır. Daha ileri aşamalarda gerçekte var olmayan şeylerin görülmesi, işitilmesi, koklanması ve onlara dokunulması anlamına gelen sanrılar, gerçeklerin yerini alır. Ruhsal yönden sağlıklı insanlarda çeşitli derecelerde normal dışı davranışlara rastlamak olağandır. Bazı kişiler böcek, fare gibi varlıklardan aşırı derecede korkar ya da tiksinir. Bazıları ise yüksekten, karanlıktan korkar, basamakları sayar. Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu tepki ve davranışlar normal değildir. Ancak sağlıklı bir insanda basit gariplikler olarak değerlendirilebilir. Önemli olan, insanlarda bu tür normal dışı davranışların bulunması değil, kişiyi ve uyumunu ne derece etkilediğidir. d. Uyum Uyum, bireyin özelliklerine uygun olarak kendi benliği ile içinde yaşadığı çevre arasında dengeli bir ilişki kurabilmesi ve sürdürebilmesidir. Çeşitli koşullar nedeniyle kişinin ruh sağlığı değişebilir, kendisi ve çevresiyle uyumu bozulabilir. Dış baskılar belirli bir sınırı aşınca, herkesin ruh sağlığı sarsılabilir. Ortaya bunalımlar, üzüntüler, kaygılar, iç çatışmalar ve davranış bozuklukları çıkabilir. Örneğin; aile içinde ölümler, ağır hastalıklar, işsizlik, boşanma, can güvenliğinin olmayışı, doğal yıkımlar, herkesin ruhsal den- gesini geçici veya sürekli olarak sarsabilen etkenlerdir. Bununla birlikte, in- sanların dış baskılar karşısında değişik dayanma gücü olduğu da bir gerçektir. Bu nedenle, herkesin kırılma noktası birbirinden farklıdır. Örneğin; zengin bir kişi için varlığını yitirmek, onu, canına kıymaya götürebilir. Başka bir kişi, mal varlığını yitirmeye değil, sevgilisinin 17 kendisini terk etmesine aynı tepkiyi gösterir. Ayrıca, herkesin güçlü ve zayıf olduğu alanlar vardır. Kişi, eski yaşantılarının etkisiyle kimi dış örselenmeler karşısında daha duyarlı ve güçsüz kalabilir. Ruh sağlığının bozulması, kişinin çalışmasını, çevreyle ilişkisini, kısacası tüm yaşamını etkiler. Bu açıdan kimi ruhsal bozukluklar beden hastalıklarından daha yıkıcıdır. Nedenini bilmediği üzüntü, kaygı ve kuruntulardan kurtulamayan kişi karamsardır, tedirgindir, güvensizdir. Kısacası mutsuzdur. Kişinin mutsuzluğu çevresine de bulaşır, insanlar arası ilişkileri bozulur. Birey öncelikle kendi benliği ve çevresiyle dengeli, etkili bir ilişki kurmalı, geliştirmeli ve sürdürmelidir. Bunun için de bireyin önce kendi bünyesindeki zihinsel, psikolojik, sosyal ve duygusal değişiklikleri anlaması, bilmesi, kabul etmesi, bu değişmelere uygun tutum ve davranışlar geliştirmesi gerekir. 4. Çocuk Ruh Sağlığının Önemi Erişkinler için geçerli olan ruh sağlığı tanımı, genellikle çocuklar için de doğrudur. Ancak çocuğun sürekli gelişen ve değişen bir varlık olduğunu göz önünde tutarak biraz değişik ölçütler kullanmak zorunluluğu vardır. Örneğin; korku, çocukluk çağında sıklıkla görülen bir ruhsal durumdur. Karanlıktan, öcülerden korkan bir çocuk yadırganmaz ama bu korkuların erişkinde görülmesi olağan sayılamaz. Temel gereksinimler, davranışa yön vermektedir. İnsanda yemek, içmek gibi organik gereksinimler yanında, psikolojik gereksinimler de vardır. Bunlar; sevgi, ait olma (ailede, dost ve tanıdıklardan oluşan toplumda yeri olmak), bağımsızlık (sorumluluk altına girmek, kendi başına karar vermek), itibar (sosyal onay), başarı vb. Karşılanmayan bir gereksinim, bir içgüdü, kişide bir gerginlik ve bunun sonucu bir kırıklık yaratır. Böyle tıkanmalar, insanın bütün gelişim aşamalarında görülebilir. Devamlı kırıklıklara uğramak, kişilikte önemli bozukluklar meydana getirir. Çocuk; sevgi, saygı ve özeni gerektiren durumlarda ihmal edilirse, kendisine ve etrafındakilere güven beslemesine çalışılmazsa, ruh gelişmesi sarsılabilir. Çocuk, kişiliğinin temelini oluşturan ilk ruhsal yapıyı 0-6 yaşlarında oluşturmaktadır. Çocuğa kendi başına bir birey olduğunu hissettirip kişiliğinin ilk yapı taşlarını oluşturacak olan 18 kişiler, öncelikle anne baba ve daha sonra ailenin diğer bireyleridir. Çocuğun ailesiyle sağlıklı ilişkiler içinde geçireceği ilk yıllar, onun geleceğinin en önemli güvencesidir. Başta anne ve baba olmak üzere diğer aile bireyleri, olumlu etkileriyle çocuğu, gelecekte mutlu bir yaşam sürmeye aday olarak hazırlamakta ve onun gelecekteki mutluluğunun temellerini atmaktadırlar. Ruh sağlığı için öğrenim, yaşamın zenginleşmesidir. Uygun bir eğitim sayesinde kişi, iç dünyası ve dış çevresi arasında kurulan dengenin verdiği rahatlığa kavuşabilir. Okul öncesi eğitim, eğer bilinçli bir eğitim programı içinde gerçekleştirilebilirse çocuğa sonraki dönemlerdeki bilişsel ve psikolojik gelişim için uygun bir zemin hazırlayabilmektedir. Pek çok araştırma, anaokulu yaşantısı geçiren çocukların, bu yaşantıyı geçirmemiş çocuklara göre sosyalleşme ve bağımsızlaşma yönünden yaşıtlarından bir hayli ileride olduklarını ve sonraki eğitim yıllarında yüksek akademik başarı ortaya koyduklarını göstermektedir. . 21 Bu Bölümde Ne Öğrendik Özeti Ruh sağlığı, kişinin kendi kendisiyle ve çevresiyle sürekli bir denge ve uyum içinde olmasıdır. Ancak bu denge ve uyumun, katı ve durağan bir nitelik taşımayıp değişken bir denge ve esnek bir uyum olduğunu belirtmek gerekir. Farklı bireysel özelliklere, eğitime, kültürel değerlere ve çevre olanaklarına sahip insanların bir arada ve uyum içinde yaşamalarının sağlanabilmesi için ruh sağlığı konusunun çok iyi bilinmesine gereksinim duyulmaktadır. Ruh sağlığı bilgisi, insanlarda kişiliğin sağlam ve uyumlu olarak gelişimini sağlamak isteyen, ruhsal bozuklukları, uyumsuzlukları önlemeyi kendine amaç edinen bir bilgi koludur. Ayrıca ruhsal hastalıkların tedavi yollarını ve tedaviden sonra topluma uyum sağlama yollarını da gösterir. Ruh sağlığı konularının içinde, kişide uyum güçlüklerinin ortaya çıkmasını önlemek, uyum güçlüğü gösteren kişilerin zorlanmalarını ortadan kaldırmaya yardım edici eğitsel ve iyileştirici eylemler de bulunmaktadır. Ruh sağlığı konusunda, ruhsal dengenin korunması için gerekli koruyucu önlemlerin alınması büyük önem taşır. Ruh sağlığı da tıpkı beden sağlığı gibi koşullara bağlı olarak (ağır hastalıklar, işsizlik, boşanma vb.) geçici ya da sürekli bozulabilir. Bununla beraber her insan bu tür baskılara karşı farklı dayanma gücüne sahiptir. Dolayısıyla her insanın zayıf ve güçlü yanlarının olduğunu, insanların ruh sağlığı yönünden tamamen sağlıklı ve sağlıksız olarak iki gruba ayrılamayacağını bilmemiz gerekir. Ruh sağlığının korunması ve ruhsal hastalıkların iyileştirilmesi, hem kişilerin mutsuzluktan korunmalarına hem de toplumsal dengenin korunmasına yardım edecektir. Ruh sağlığının korunması ve geliştirilmesinde yalnızca psikolog ve psikiyatristler sorumlu değildir. Kuşkusuz anne, baba, eğitimci, doktor, bilim adamı, yazar gibi toplumu oluşturan bütün bireyler de ruh sağlığının korunması ve geliştirilmesinden sorumludur. 43 Bu nitelikler çocuğa kromozomlarda bulunan genler yoluyla aktarılır. Genler, DNA (Deoksiribonükleik asit) zincirlerinden oluşur. DNA zinciri, adenin, timin, sitozin ve guanin nükleik asitlerinin karşılıklı dizilimiyle proteinlerin oluşumunu ve hücre bölünmesi yoluyla gelişimini sağlayan genetik kodlara sahiptir. Anne babanın fizik ve psişik nitelikleri bu kodlar sayesinde çocuğa aktarılır. b. İç Salgı Bezleri iç salgı bezleri, gerek beden yapısını gerekse insan kişiliğini etkileyen ve hormonunu kana akıtan bezlerdir. Bunları tiroit, hipofiz, paratiroit, böbrek üstü, testosteron, östrojen, pankreas, epifiz ve timüs salgı bezleri olarak gruplayabiliriz. • Tiroit salgı bezi: Boğazın ön kısmında, gırtlağın iki yanında bulunan, at nalı biçiminde, birbirine bağlı iki parçadan oluşan bir bezdir. Doğumdan önce gelişmeye başlar ve ergenlikte tam hacmine ulaşır. Tiroksin hormonunu salgılar. Az çalışması hâlinde şişmanlık, cücelik, zekâda gerileme, hâlsizlik, yorgunluk ve dalgınlık yapar. Çok çalışması hâlinde ise zekâda artışa ve bunun yanısıra hareketlilik, terleme ve sinirliliğe neden olur. • Hipofiz (Pitüviter) salgı bezi: Beynin tabanında oluşan, fasulye büyüklüğünde, bir gram ağırlığında iki parçadan oluşan bir bezdir. Salgıladığı hormonlarla hemen hemen vücudun bütün organlarının büyümesi ve gelişmesinde, diğer salgı bezlerinin gelişip görevlerini yerine getirmesinde etkin rol oynar. Hipofiz bezinin çocukluk çağında az çalışması cüceliğe, çok çalışması ise uzun boyluluğa neden olur. Ayrıca cinsel işlevlerin yerine getirilmesinde de rolü vardır. • Paratiroit salgı bezi: Tiroit bezine bitişik dört küçük parçadan oluşur. Gelişimi ergenlikte tamamlanır. Vücudumuzun fosfor ve kalsiyum düzeyini ayarlar. Sinir sistemi ile kaslar arasındaki koordinasyonu, kemik gelişimini, kalp vuruşunu ve kanın pıhtılaşmasını düzenler. • Böbrek üstü salgı bezleri: Böbreklerin üstünde bulunurlar. Salgılarına adrenalin adı verilir. Büyümeyi, kan dolaşımını ve kan basıncını düzenler. Kızgınlık, korku, kaygı gibi duygular adrenalinin fazla çalışmasına neden olur. Bu bezlerin aşırı çalışması kan damarlarının daralmasına, yüzde sivilcelerin çıkmasına, göğüs kaslarının gevşemesine neden olmaktadır. Az çalışmasında ise ruhsal çöküntü, çabuk yorulma, tansiyonda düşme, sinirlenme ve kaygının artması gibi durumlar ortaya çıkar. 44 • Cinsiyet salgı bezleri: Her iki cinste de cinsel yaşamı düzenler. Erkeklik hormonuna testosteron, kadının yumurtalıkları tarafından salgılanan kadınlık hormonuna da Östrogene ve progesteron denir. Bu hormonlar ergenlikle birlikte kamçılanır ve cinsel yapı farklılığını oluşturur. • Pankreas salgı bezi: Midenin solunda yer alır. İnsülin salgılar ve bu salgı kandaki şeker düzeyini ayarlar. insülin az salgılanırsa şeker depo edilir ve şeker hastalığı oluşur. • Epifiz salgı bezi: Beynin tabanında, hipofiz salgı bezinin yanında bulunur. Beslenme düzenini ve gelişimini etkiler. • Timüs salgı bezi: Soluk borusunun önünde bulunur. Salgıladığı hormonlar kalsiyumun kemiklerde depo edilmesini, kemiklerin gelişmesini ve sertleşmesini sağlar. c. Çevresel Etmenler Yeni doğmuş bebeğin kalıtsal yönden tam ve normal olması, sağlıklı bir kişiliğin gelişmesi için yeterli değildir. Çevre koşullarının da uygun ve yeterli olması gerekir. Çocuk dünyaya gelir gelmez hatta ana karnında iken çevrenin etkisindedir. Böylece kalıtsal nitelikler değişmeye başlar. Çevrenin oluşturduğu bu değişmeler onu tanınmaz kılar. Çeşitli uluslardan yeni doğmuş bebekler, ilk aylarda birbirinin aynı iken; büyüdükçe beslenme, âdet, davranış, dil ayrıntıları yani çevrenin etkisi ile ayrılıklar meydana gelir. Çevrede etkisel olan bu güçler çeşitlidir. Bu etkenler çocuğun uterusta gelişmeye başladığı andan, kişiliğin organize olduğu ilk yıllarda ve ondan sonraki bütün yaşantısında etkili olur. Çocuğun ilk çevresi anne karnı, doğduktan sonra anne baba ve kardeşlerinin bulunduğu ortam, daha sonra arkadaş ilişkileri ile başlayan oyun çevresi ve okul çevresidir. Çevre kavramı; insan davranışlarını etkileyip genetik olmayan bütün etmenleri içine alır. 1. Fizikî çevre • Coğrafî koşullar: iklim, mevsimler, kutuplarda ya da ekvatorda olmak, dağlık ya da ovalık alanda olmak vb. • Hastalık ve travmalar: Annenin gebeliği esnasında oluşan hastalıklar veya çocukken geçirilen hastalıklar. • Yaşama koşulları: Barınılan yer, beslenme, giyim vb. • ilâçlar, zehirler, röntgen ışınları, hayvan ısırmaları vb. 2. Sosyal çevre 45 • Aile koşulları: Aile içi ilişkilerdeki sıcaklık, iletişim, psikolojik durumları. • Okul ortamı: Sınıfı, arkadaş grubu, öğretmenleri. • Toplumsal yaşam: Kullanılan lisan, töreler, âdetler, ahlâkî değerler. Çevrenin gelişme üzerindeki etkilerini ise şöyle sınıflandırabiliriz: Doğum Öncesi Etmenler Anne karnında çocuğun gelişimi; annenin beslenmesi, çocuğun yeterli oksijen alıp almaması, anne baba arasındaki kan uyuşmazlıkları, annenin aldığı ilâçlar, geçirdiği kazalar, psikolojik gerginlikler gibi etmenlerden etkilenmektedir. Doğum Sırası Etmenler Doğum sırasında çocuğun başının dışardan sert tazyiklerle karşılaşması, bazı organlarının zedelenmesi, bedensel ve zihinsel gelişim bozukluklarına neden olmaktadır. Doğum Sonrası Etmenler Çocuğun ilk yaşantıları, çevredeki uyarıcılar, beslenme, hastalık ve kazalar, iklim ve mevsimler, aile, anne çocuk ilişkisi, anne babanın çocuğun davranışlarına karşı tutumları, sosyal ve ekonomik düzey, kitle iletişim araçları ve benzerleri, doğum sonrası etmenlerdir. 3. Kişiliğin Gelişim Evreleri Eric Erikson (Erik Eriksın), psikanaliz ekolünün kişilik gelişimindeki psiko-seksüel devreleri de dikkate alarak bir kişilik gelişimi tipolojisi oluşturmuştur. Ergenlik çağı ve sonrasını da sisteminde ele almış ve geliştirmiştir. Birçok ruh hastalıkları ve cinsel sapmalarda, bu devrelerdeki saplantıların büyük rolü olduğu, psikologlarca ileri sürülmüştür. Erikson’a göre çocuğun kişilik gelişimindeki evreleri şu şekildedir: a. Temel Güven 1,5 yaşına kadar olan dönemdir. Freud bu devreye oral (ağızcıl) devre demiştir. Bu devrede çocuk tamamen başkalarına (anneye) bağımlıdır. Çocuk bu kişi tarafından sevilir ve korunur. Böylece bir güven duygusunun temelleri atılmış olur. Anne ya da anne yerine geçen kişi ilgi, sevgi ve koruyuculuk işlevini yerine getirmezse, başka bir deyişle çocuk birtakım örseleyici durumlarla karşılaşırsa temel güvensizlik duygusu oluşabilir. Burada beslenme de önemli bir işlevi yerine getirir. Çocuk hem açlığını giderir hem de anne memesini emerek güven duygusunu pekiştirir. Temel güven duygusunu alamayan çocuklar, ileride şizofreni ve depresyon gibi içe dönüklük belirtileri gösterebilirler. 46 b. Özerklik 1,5-3 yaşları arasındaki dönemdir. Freud bu devreye anal (dışkıl) devre demiştir. Bu devrede çocuk bağımsızlık duygusunu geliştirir. Yürümeye, kendi kendine yemeye ve konuşmaya başlamış; annesine daha az bağımlı olmuştur. Dışkılama için gerekli refleksler olgunlaşmış; tuvalet eğitimine hazır hâle gelmiştir. Çocuk eline aldığı nesneleri fırlatmaya başlar. Tutma bırakma davranışları sergiler. Bu iki karşıt eğilim, işeme ve dışkılama davranışları için de geçerlidir. Anne sabırsız, sinirli ve cezalandırıcı ise bu durum çocuğa yansır. Tuvaletini yapmaktan çekinir ya da biçimsiz bir zamanda yapabilir. Böylece çocuk, annesinin baskı ve cezalandırması sonucunda bağımsız bir kişilik geliştiremez. Çünkü çocuk kendi tuvaletini yaparken bile anneye bağımlı hâle gelmiştir. inatçı ve isyankâr bir kişilik geliştirir. Bireyde obsesif takıntılı kişiliğin (cimri, düzenli, inatçı) oluşmasında bu tür yanlış eğitimin rolü vardır. Çocuk bu devrede özerklik kazanamazsa, cimrilikten savrukluğa, isyankârlıktan aşırı boyun eğmeye, utangaçlıktan yüzsüzlüğe doğru zigzaglar çizer, çelişkiler gösterebilir. c. Girişim 3-6 yaşlar arasındaki devredir. Fallik devre de denir. Bu yaşlarda çocuklarda özerklik çemberi genişlemekte, çevresini ve kendini yeni yeni tanımaktadır. Cinsiyet farkları bu konudaki öğrenme isteğini pekiştirir. Toplumsal kuralları öğrenmeye başlamıştır. Üst benlik yeni yeni oluşmaktadır. İlk kez özdeşim kurma olayı yaşanır. Kız çocuklar anneyle, erkek çocuklar ise babayla özdeşim kurarlar. Bütün bunlar girişim duygusunun belirtileridir. Oyuna da merak sarmıştır. Sinirlidir, meraklıdır, hırçındır ve saldırgandır. Çocuğun girişim duygusu bastırılır ve fazla denetlenirse; bir işe başlamaktan, bir eyleme geçmekten çekinebilir, ürkebilir. Özgür düşünüp düşünememe bu devredeki eğitim koşullarına bağlıdır. d. Çalışma ve Yapıcılık ilkokul çağını kapsayan (7-11 yaşlar) devredir. Klâsik psikanalizde bu devreye latant (örtülü, gizli) devre denilmektedir. Çocuk başkalarıyla iş birliği yapmaya başlar. Ancak aynı yaş ve cinsten olanlar arasında iletişim daha fazladır. Sorumluluk duygusu gelişir. Kendi kendine oyuncaklar yapabilir, annesine ya da babasına yardım edebilir. Çeşitli araç ve gereçleri kullanmaya başlar. Okuma yazma öğrenmeye başlar ve bunları uygulamaya çalışır. e. Kimlik Ergenlik çağını kapsayan devredir (12/13-20 yaşlar). Bu devrede iç salgı bezlerine bağlı olarak vücut gelişir ve cinsel etkinlik başlar. Bu devreye genital devre de denir. Özdeşim olayı önem kazanır. Romantik aşklar yaşanır. Bu devrede öfke ve saldırganlıkta artma görülür. Genç, bu 47 devrede kimlik arayışı içinde olduğundan, yakın çevresinin engelleyici ve özgürlüğünü kısıtlayıcı davranışları karşısında büyük bir tepki gösterir ya da saldırganlığını içine atarak depresyona girebilir. Kendine uygun olan felsefeleri arar. Bir meslek sahibi olma düşüncesi önem kazanır. Aslında seçilen meslekle kimlik arasında bir özdeşim vardır. Bu devrede kimlik kargaşası ya da krizi görülebilir. f. Yakınlaşma Genç yetişkinlik devresi de denir. Bu devrede genç kendi kimliğini ka- zanmıştır. Bu dönemde başkalarıyla iletişim kurmak suretiyle kimliğini pekiştirir. Yakın arkadaşlık ilişkileri kurulur. Önceki devrelerdeki saplantı ve örselenmeler, bu devrede başkalarından uzaklaşmaya neden olabilir. Evliliğe artık romantik değil, gerçekçi biçimde bakılır. g. Üreticilik Yetişkinlik devresini kapsar. Bu devrenin temel işlevi üreticiliktir. Bilim, sanat ve felsefede yeni bilgi ve yapıtlar yaratılır. Bunlar gerçekleşmezse bireyde çöküntü söz konusu olabilir. h. Benlik Bütünlüğü Yaşlılık ve olgunluk dönemidir. Yaşamın olumlu ve olumsuz yanlarıyla kabullenilmesini ve ölümden korkmamayı sağlayan bir bilgelik dönemidir. Eğer bireyler önceki devreleri normal atlatır, saplantı ve örselenmeler olmazsa, bu devredeki olumsuzluklar azalabilir, yeni umutlar yeşerebilir. Erikson’a göre önceki devrelerde ortaya çıkan eksiklikler ve olumsuzluklar, sonraki devrelerde koşulların düzelmesiyle karşılanabilir. Örneğin; anne sevgisinden yoksun büyüyen bir çocuk, sonraki devrede bu güveni ve sevgiyi sağlarsa gelişiminde bir sapma olmaz. Erikson’a göre kültürün de kişilik gelişimi üzerinde önemli etkisi vardır. 84 çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bu durumun giderilebilmesi için yeterli ve dengeli beslenme, sağlıklı bir barınma ortamı, uygun giyinme gibi gereksinimler karşılanmalıdır. Bu fiziksel gereksinimler kadar sevme, sevilme, ait olma ve güven duygusu gibi psikolojik gereksinimlerin de doğru olarak karşılanması gerekir. Çocuklarının sayı ve cinsiyetinden memnun anne babalar, çocuklarına uygun tavır ve ortamlar geliştirebilirler. 4. Çocuğun Cinsiyeti Çocuğun kız veya erkek oluşu, onu birey olarak algılayan ve önemseyen ailelerde anne babanın davranışlarını etkilememektedir. Ancak alt sosyoekonomik yapı ve kültürel değerlerin etkisiyle bazı ailelerde cinsiyet ayrımı yapıldığı gözlemlenmektedir. Çocuğun cinsiyetinden hoşnut anne babalar çocuklarına karşı daha uygun davranışlar göstermektedirler. Ailede kız ve erkek çocukların ayrı yerleri vardır. Kız ve erkek çocuklar cinsiyetleri gereği farklı şeyler öğrenerek gelecekteki yetişkin kadınlık ve erkeklik rollerine hazırlanırlar. Çocuğun cinsiyetinin ebeveyn beklentisine uygun olmadığı durumlarda ise çocukların cinsel kimlik kazanmaları zorlaşmaktadır. Toplumumuzda özellikle erkek çocuğa kız çocuktan daha fazla değer verilmektedir. Bunun nedeni anne babaların çocuğun değerini maddî açıdan ele almalarıdır. Kendilerine yaşlılıkta sağlayacağı maddî yardım ve bakımı düşünerek onlara geleceklerinin güvencesi gözüyle bakarlar. Çocuğun ailenin adını sürdürmesi düşüncesi de onlar için önemlidir. Bu nedenlerle anne babalar erkek çocuğun üzerine düşer, onu şımartırlar. Bu tutumların sonucunda üzerine çok düşülen, korunan ve aileye karşı sorumlulukları sürekli olarak anımsatılan erkek çocuk kendi başına karar verebilen biri olarak büyüyemez. Kız çocuk ise baskı altında büyür, kendini değersiz olarak görür. Geleceğin çocuklarına anne olacak kız çocuklarının, kendine güvensiz kişiler olarak yetişmesi gelecek nesiller açısından düşündürücüdür. Anne babaların, çocuğun aileye sevgi, neşe ve canlılık katan varlıklar olduğunu düşünmeleri çocukların mutlu, kendilerine güvenli birer birey olarak yetişmeleri açısından çok önemlidir. 89 İlk çocuk, tek çocuktur. Anne babanın tüm sevgisi tamamen onundur. Tek çocuk, kardeşi olunca bu sevgiyi korumak için mücadele etmek ve bazı sorumlulukları üstlenmek zorunda kalır. Çocuğa kardeşi doğduktan sonra aile içinde olabilecek değişiklikler önceden anlatılmalıdır. Küçük çocuk olmak sanıldığı kadar kolay değildir. Ailenin ilgi merkezi olan en küçük çocuk, diğer aile üyelerinin gözünde her zaman çocuk kalır. Bu durum küçük çocuğun, kendinden güçlü ve yetenekli kardeşlerinin yanında yetersizlik duygusu yaşamasına neden olur. Ortanca çocuk olmak biraz zordur. Bir yandan anne baba sevgisinin küçük kardeşte odaklandığını görmek, diğer yandan kendisini büyük kardeşle karşılaştırmak, ortanca çocuğu hüzünlendirir ve yetersizlik duygusu hissettirir. Genellikle ilk ve son çocuklar özel bir yeri olduğu için ilgi görürler, fakat ortanca çocuklar dikkatten kaçabilir. Ortanca çocuğa aile içinde bir yeri olduğu hissettirilmelidir. Böylece çocuk, kapılabileceği olası yetersizlik duygusundan kurtulabilir. Bağımsız, toplumsal ilişkilerde başarılı ve girişken olma şansı artar. Bazı anne babalar yaş, sağlık veya ekonomik nedenlerle tek çocuk sahibi olmayı tercih etmektedirler. Tek çocuk, çok çocuğa oranla daha iyi yaşam ve eğitim olanaklarına sahiptir. Anne babanın ilgi odağı olurlar. Başarılı, kurallara uyan, iyi güdülenmiş bireyler olarak yetiştirilirler. Anne babanın bütün ilgi ve hevesinin tek çocuk üzerinde yoğunlaşması, beraberinde aşırı koruyucu yaklaşımı kaçınılmaz kılar. Bu da çocukta bağımsızlık duygusunun gelişmesini engeller. Anne babaların en temel sorumluluklarından birisi, bakabileceği sayıda çocuk sahibi olmaktır. Çocuk sayısı az veya çok olsun, bakamayacağı bir çocuğu dünyaya getirmek pek çok sorunun başlangıcı demektir. Ailede kız ve erkek çocukların ayrı yerleri vardır. Kız ve erkek çocuklar cinsiyetleri gereği farklı şeyler öğrenerek gelecekteki yetişkin kadınlık ve erkeklik rollerine hazırlanırlar. Çocuğun cinsiyetinin ebeveyn beklentisine uygun olmadığı durumlarda ise çocukların cinsel kimlik kazanmaları zorlaşmaktadır. 90 Bölüm Soruları 1- Ailelere tek çocuk sahibi olmanın doğru olmadığı anlatılmalıdır. (D) (Y) 2- Genellikle ilk ve son çocuklar özel bir yeri olduğu için ilgi görürler, fakat ortanca çocuklar dikkatten kaçabilir. (D) (Y) 3- Anne babanın bütün ilgi ve hevesinin tek çocuk üzerinde yoğunlaşması bağımsızlık duygusunun gelişmesini sağlar. (D) (Y) 4- Çocuğun cinsiyetinden hoşnut anne babalar çocuklarına karşı daha uygun davranışlar göstermektedirler. (D) (Y) 5- Anne babalar çocuklarını şımartmaz ve onlara yaşıtlarıyla oynama fırsatı verirlerse çocuklarının sorunsuz büyümelerini sağlamış olurlar. (D) (Y) 96 Anahtar Kavramlar  Tutum 112 Uygulama Soruları 1- Aile içindeki özel durumlara (boşanmış eşler, üvey anne baba, ölüm) sahip çocuklarının davranışları bu durumda olmayanlara göre farklılık göstermekte midir? 2- Çocuklar ölüm olgusunu çocuğa nasıl anlıyorlar? Araştırınız. 113 Bu Bölümde Ne Öğrendik Özeti Çocuk için önemli olan, bakım ve güvence kaynağı olan anne ve babasının yitirilme tehlikesidir. Bu kaygılar çocukta sıkıntı, korku ve güvensizlik yaratmakta, çocuk bu duruma karşı davranış ve uyum bozuklukları göstermektedir. Sürekli çatışmalı aile içinde yaşamaktansa boşanmak, çocuk açısından daha yararlıdır. Boşandıktan sonra çocuğun içinde bulunduğu gelişme sürecine göre, çocuğun annede, babada veya bir kurumda kalmasının farklı ruhsal etkileri olur. Boşanma ya da ölüm nedeniyle ebeveynini kaybetmiş bir çocuğun duyguları karışıktır. Kendini bırakılmış, terk edilmiş hisseder, suçluluk duygusuna kapılabilir. Gerçek anne veya babasının yerine kendisi için yabancı olan birini kabullenmesi güçtür ve zaman ister. Üvey anne ya da baba, çocuğun bu 151 Bölüm Soruları 1- Türk toplumunda çocuk, ilk yıllarda sınırsız denilebilecek bir özgürlük yaşar. Şımartılarak sevilir, uygulanan kurallar gevşektir. Ancak, koruyuculuk ve kolaycılık ağırlıktadır. (D) (Y) 2- Bağımsız, kendine güvenen çocuk değil; uslu davranan, boyun eğen ve söz dinleyen çocuk ödüllendirilir. (D) (Y) 3- Toplumumuzda çocuk görme, ağaç dikme, diş hediği, saç kesme, yaş günü, sünnet, beşik kertme, 157 Okuyalım - Düşünelim “Yarıyıl tatiline bir hafta kalmıştı. Ayşe, ablası ve annesi ile birlik- te tatili geçirmek için Ankara’daki teyzesinin yanına gideceklerdi. Ayşe’nin kuzeni Murat 8. sınıfa devam etmekteydi. Murat, sınıfını sürekli takdir belgesiyle geçen, resim yarışmalarında birincilikleri olan ve okulun basketbol takımında oynayan başarılı bir öğrenciydi. Diğer kuzeni altı yaşındaki Demet; kısa bir süre önce trafik kazası geçirmişti. Her iki bacağı da bu kazada zarar görmüştü. Doktorlar ameliyatın başarılı geçtiğini söyledikleri hâlde aile ve akrabaların endişeleri devam etmekteydi. Demet, bir daha yürüyemeyebilirdi! Ayşe yarıyıl tatilini ve her iki kuzenini zihninden geçirdi ve kendi kendine sorular sordu.” – Kendisinin de Murat gibi olması mümkün müydü? – Aynı kazayı kendisi geçirmiş olsaydı, yaşamında neler değişirdi? – Demet bir daha yürüyemezse, okula başladığında onun yaşamını kolaylaştırmak için ne türden önlemler alınabilirdi? – Çevresinde başka hangi engel grubundan insanlar vardı? ÖZEL EĞiTiME GEREKSiNiMi OLAN ÇOCUKLAR 158 Ülkemizde 1981 yılında kurulan "Sakatları Koruma Millî Koordinasyon Kurulu", engelli kişi kavramını şöyle tanımlamıştır: "Bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal özelliklerinde belirli bir oranda fonksiyon kaybına neden olan organ yokluğu veya bozukluğu sonucu, normal yaşamın gereğine uyamayacak düzeyde özürlenmiş kişiye engelli denir." Engelliler şu şekilde sınıflandırılmaktadır: 1. Bedensel engelliler a. Görme engelliler b. İşitme engelliler c. Ortopedik engelliler 2. Zihinsel engelliler "' A. BEDENSEL ENGELLiLER 1. Görme Engelliler Çeşitli nedenler sonucu görme duyusunu kısmen ya da tamamen yitirmiş kişilere “görme engelli” denir. Bütün düzeltmelere rağmen iki gözle görmesi 1/10 ile 3/10 arasında olan ve özel birtakım araç ve yöntemler kullanmadan eğitim-öğretim çalışmalarında görme gücünden yararlanması mümkün olmayan kişilere "az gören" denir. Bütün düzeltmelere rağmen iki gözle görmesi 1/10’dan aşağı olan; eğitim-öğretim çalışmalarında görme gücünden yararlanılmasına olanak olmayan kişilere de "kör" denir. Özsoy (1998), görme engelli olmanın nedenlerini şöyle sınıflandırmaktadır: • Doğum öncesi nedenler: Doğum öncesinde çocuğun görme engelli olmasında, annenin hamilelik döneminde geçirdiği çeşitli hastalıklar, kalıtımla gelen hastalıklar ve kazalar başta gelen nedenlerdir. Hamilelik döneminde annenin geçirdiği kızamıkçık, ateşli ve virüslü hastalıklar, beslenme 159 bozuklukları, düşme, çarpma ve ev, iş, trafik kazalarının çocuğun görme sinirlerini veya görme organını etkilemesi, çocukların görme engelli olmasına neden olmaktadır. • Doğum sırasındaki nedenler: Doğum anı travmaları, çocuğun görme engelli olmasında başta gelen nedenlerdendir. Çocuğun doğumunun güç ve geç olması, normal doğumun olmaması durumunda forsepsin yanlış kullanılması, çocuğun görme engelli olmasına neden olmaktadır. Geç ve güç doğumlarda kordonun bebeğin boynuna sarılması ya da başka nedenlerden ötürü bebeğin üç dakikadan fazla nefessiz kalması sonucunda çocuğun beyninin etkilenmesi, eğer bu etkilenme bebeğin görme merkezindeyse çocuğun görme engelli doğmasına neden olur. • Doğum sonrası nedenler: Doğum öncesinde görme engelli olmaya neden olan, kalıtımla geçen bazı hastalıklar, ilk çocukluk çağından itibaren gelişerek çocuğun engelli doğmasına yol açmaktadır. Yine çocukluk döneminde sivri uçlu, keskin, patlayan oyuncaklarla oynama ya da yanma, zehirlenme, düşme, trafik kazası gibi nedenlerle görme engelli olunmaktadır. Görme engeli, dil gelişimini olumsuz etkilememektedir. Görme yetersizliği olanlar zekâ testlerinin sözel bölümlerinde, görenlere göre çok düşük puanlar almamaktadırlar. Ancak, görme yetersizliği olan kişiler, bilişsel becerilerde görenlerden farklılaşmaktadır. Görenler, görme duyusu aracılığıyla çok sayıdaki unsuru organize edip bütünleştirebilmektedir. Görme engeli olanlar ise birincil olarak dokunma duyusuna bağımlı kalmak zorundadır. Bu nedenle bilgilerin kazanılmasında sınırlılıklar oluşmaktadır. Görme yetersizliği olan kişilerin özel gereksinimleri; devinimsel gelişimde, hareket özgürlüğünde ve günlük yaşamda olduğundan, bu alanlardaki programlarda engelli kişiye göre uyarlamalar yapmak gerekir. Okul öncesi dönemdeki yaşantılar, daha sonraki yıllarda gerçekleşecek gelişmeler için önemli bir temel oluşturmaktadır. Bu nedenle, görme engelli 160 olan çocukların eğitimine mümkün olduğunca erken dönemde başlanmalıdır. Görme engelli olan çocuklarda, görenlerle benzer gelişimin görülebilmesi için eve ve okula dayalı paralel eğitim programları geliştirilmelidir. Okuldaki programların da görme engelli olan çocukların değişik etkinliklere katılabileceği şekilde düzenlenmesine dikkat edilmelidir. Okul öncesi dönemdeki görme engelli çocuk, çevresini inceleme ve tanımada çekingen davranabilir. Bu konuda çocuğun yüreklendirilmesi zihinsel gelişimini ve bağımsızlığını kazanmasına büyük katkı sağlayacaktır. Görme Engelli Çocuğun Öğretmenine Öneriler • Görmeyen çocuklardan henüz ulaşamadıkları aşamanın özellikleri beklenmemelidir. • Çocuk sizin istediğiniz hızda değil, doğuştan getirdiği büyüme hızı ile gelişecektir. • Gören çocukların kendiliğinden öğrendikleri şeyleri, görmeyen çocuğun öğrenebilmesi için yetişkinin yardımına gereksinimi vardır. • Görme engelli çocukta görmenin yerini, özellikle okul öncesi dönemde dokunma duyusu alacaktır. • Görme engelli çocuk, cisimleri, tanımak için görenlerden daha çok ağzına götürmeye çalışacaktır. • Çeşitli kumaşları tenine değdirerek dokunma duyusu geliştirilebilir. • Görmeyen bebekler kendiliklerinden emeklemezler. Gören bebekler ilgi çeken bir varlığa ulaşmak için emekler. Sesli oyuncaklarla görmeyen bebeği emeklemeye teşvik etmelidir. • Görmeyen çocuğa koşma, zıplama, çömelme gibi hareketler öğretilirken yetişkin, elleriyle çocuğun vücudunu hareket ettirmelidir. Aynı zamanda yaptırılan hareketler adlandırılmalıdır. 161 2. İşitme Engelliler Doğum öncesi, doğum anı ve doğumdan sonraki nedenler sonucunda işitme duyusunu kısmen veya tamamen yitiren kimselere "işitme engelli" denir. Bütün düzeltmelere karşın işitme kaybı 25-70 desibel arasında olan ve yardımcı araçlarla eğitim-öğretim çalışmalarından yararlanabilen kimselere "ağır işiten" denir. Bütün düzeltmelere karşın işitme kaybı 70 desibelden fazla olan ve eğitim-öğretim çalışmalarında işitme gücünden yararlanamayan kimselere "sağır" denir. İşitme engelli olmanın nedenlerini şu üç grupta toplayabiliriz: • Doğum öncesi nedenler: Doğum öncesi nedenlerin başında kalıtımsal nedenler gelmektedir. Kalıtımla daha çok duyusal, sinirsel türden işitme özürü geçmektedir. İşitme engelli olmada bir diğer etmen de çocuk ile anne kanının uyuşmazlığıdır. Anne kanının Rh (-),çocuğun kanının Rh (+) olması hâlinde anne kanı ile fetüsün kanı arasındaki geçişmeden annenin kanında bir çeşit saldırıcı meydana gelmektedir. Bu saldırıcılar Rh (+) olan çocuk kanındaki alyuvarları tahrip etmekte ve bu durum sağırlığa neden olmaktadır. • Doğum sırasındaki nedenler: Erken doğum, geç doğum, güç doğum ve geçici kordon dolanması, sezaryenle doğum süresinin uzaması ve oksijensiz kalması gibi durumlar da sağırlığa neden olur. Doğum anında oluşabilecek kazalar, çarpmalar dış ve orta kulakta zedelenme yapabilir ve iletimsel işitme engellerine neden olabilir. • Doğum sonrası nedenler: Çocuğun geçirdiği menenjit, kızıl, kızamık, kabakulak, boğmaca, çiçek gibi bazı enfeksiyon hastalıkları sağırlığa neden olabilir. Kaza sonucu çarpma, düşme, yanma, kulak içine yabancı cisim kaçırma gibi etmenler yüzünden işitme engelli olunabilmektedir. Şiddetli gürültüde uzun süre kalmak da sağırlığın nedenlerindendir. İşitme engellilerin eğitiminde işitme eğitimi, dudaktan anlama ve dinleme eğitimi yoluyla engelli kişinin çevrede konuşulanları anlayabilmesi sağlanır. 162 Doğuştan sağır olan çocuklar, üç yaşına kadar olan süreyi evde geçireceklerinden bu dönemde aileye yönelik eğitim verilmelidir. Bu dönemde, gezici ya da ziyaretçi öğretmenlik uygulamalarına yer verilebilir. İşitme engeli olan çocuk 4-6 yaş arasındaysa, normal çocukların devam ettikleri okul öncesi eğitim kurumlarında eğitime tâbi tutulabilir. Gezici öğretmenlik yaklaşımıyla çocuğa ve öğretmenine gerekli özel yardımlar yapılarak çocuk, bu dönem- de çevresindekilerle konuşarak anlaşabilir hâle getirilebilir. İşitme Engelli Çocuğun Öğretmenine Öneriler • İşitme engelli olan çocukta işitmenin yerini, özellikle okul öncesi dönemde görme duyusu alacaktır. Çocuğun bol bol görsel materyalle desteklenmesi gerekir. • Çocuğa sabırla yaklaşılmalıdır. • Çocuğun sizi görebildiği durumlarda ve dudaklarınızın hareketini takip edebileceği şekilde iletişim kurulmalıdır. • Yapamadıklarına değil yapabildiklerine dikkat çekilerek cesaretlendirilmelidir. Böylece, kendine güven duygusu gelişecektir. • Engelinden dolayı toplumdan saklamaya çalışmak yerine onun, çevreyle iletişim kurmasına, oyun oynamasına, arkadaşlar edinmesine yardımcı olunmalıdır. 3. Ortopedik Engelliler İnsanlar doğum öncesi, doğum anı ve doğumdan sonra çeşitli nedenler sonucu ortopedik engelli olabilmektedir. Ortopedik engelliyi, eğitimciler, rehabilitasyon uzmanları ve tıp uzmanları farklı farklı tanımlamaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Okulları Yönetmeliğinin 6. maddesinde; ortopedik engelli; bütün düzeltmelere karşın iskelet sistemi, kas sistemi, kas ve eklemlerdeki özürlerinden dolayı normal eğitim-öğretim çalışmalarında yeteri kadar bedeninden yararlanamayan kişiler olarak tanımlanmaktadır. 163 Bireylerin ortopedik engelli olma nedenlerini şu üç grupta toplayabiliriz: • Doğum öncesi nedenler: Doğuştan kalça çıkıklığı, çarpık ayak, kol ve bacak eksiklikleri, yapışıklıkları, parmak kusurları, omurga, sırt ve bel zinciri kusurları, felçler, kürek ve köprücük kemiği kusurlarıdır. Annenin hamilelik döneminin ilk üç ayında; kızamıkçık ya da yüksek ateşli hastalıklar geçirmesi, kazalar, beslenme yetersizliği, kan uyuşmazlığı, annedeki hamilelik döneminde oluşan metabolizma bozuklukları, doğuştan ortopedik engelli olmaya neden olmaktadır. • Doğum sırasındaki nedenler: Geç doğum ve zor doğum nedeniyle meydana gelen zedelenmeler, beyin özürüne bağlı felçlere neden olmaktadır. • Doğum sonrası nedenler: Doğumdan sonra ortopedik engelli olmanın nedenlerini kazalar, felâketler (deprem, yangın, savaş vb.), felç, verem vb. hastalıklar şeklinde sıralayabiliriz. Normal okul ortamında yapılacak bazı değişikliklerle, bu çocukların çoğu normal sınıfta eğitim alabilmektedir. Bedensel yetersizlikten ağır derecede etkilenmiş olan çocuklardan bazılarının özel eğitim ortamlarında, hastanede ve evde özel yetişmiş öğretmenlerle, uzmanlarla ve araç gereç yardımıyla eğitim görmeleri gerekmektedir. Çünkü bedensel bozuklukların doğurduğu aşağılık duygusu kişiyi rahatsız eder ve onu birtakım ödünleme yolları araştırmaya zorlar. Böylece birey, ya güç ve yeteneklerini antisosyal veya marazî ödünleme olanakları üzerinde toplayarak nevroz geliştirir, yahut da takdir ve onay toplayacağı bir alana yönelerek yükselir ve elde ettiği başarı yoluyla sakatlığın doğurduğu aşağılık duygusunu yatıştırır. Napolyon örneğinde olduğu gibi; Bonapart, boyunun kısalığının, içinde yarattığı aşağılık duygusunu askerlik ve siyaset alanında büyük bir kişilik hâline gelmek suretiyle ödünlemiştir. Bedensel yetersizlikleri olan çocukların engellerine uygun şekilde düzenlenmiş ortamlar hazırlanmalıdır. Ortopedik engeli olan çocukları kabul eden okul öncesi eğitim veren kurumların kapıları, köşeleri yuvarlatılmalı, 190 • Çocukların kıskançlığını alevlendirecek kötü şakalar yapılmamalıdır. "Papucun dama atıldı." gibi. Çünkü çocuk bunları anlayacak olgunlukta değildir. • Çocuklar, kardeşleri veya arkadaşları ile karşılaştırılmamalıdır. • Çocuklar küçük yaşlardan itibaren paylaşmaya alıştırılmalıdır. • Çocukları, kıskanma yerine imrenme duygusuna alıştırmalıdır. 9. Tikler Tikler, bir kas grubunda ortaya çıkan, yinelenen, istem dışı hareketlerdir. Tiklerin bedensel, organik nedenlerden kaynaklandığını ileri süren görüşler vardır. Bunların bazıları tiklerin sinir sistemindeki bir bozukluk sonucu ortaya çıktığını kabul eder. Bazıları ise tiklerin bedensel bir hastalığın kalıntısı üzerinde geliştiği görüşünü savunur. Konjonktivite geçirenlerde göz kırpma, alerjik nezlesi olanlarda burun çekme, omuz ekleminde artriti bulunanlarda omuz oynatma biçiminde tiklerin görüldüğü saptanmıştır. Tikler, çocuklarda özellikle erkek çocuklarda daha sık görülür. Çocuklarda sık olması, tiklerin nedenlerine ve oluşumuna ilişkin bedensel, ruhsal görüşlerin birlikte etkili olduğu düşüncesini doğurmuştur. Günümüzde tiklerin merkezî sinir sisteminin gelişmesinde yetersizlik ve olumsuz çevre koşullarının bir araya gelmesi sonucunda oluştuğu kabul edilmiştir. En sık görülen tikler göz kırpma, kaş kaldırma, dudak oynatma, burun çekme, boğaz temizleme, tükürme, öksürme, boyun oynatma, el parmaklarıyla oynama, omuz silkme, baş sallama ve ayağı yere vurmadır. Kimi kez bir kişide birden fazla tik bulunabilir. Kimi kez de tikin biri biter, öteki başlar. Tikler uykuda kaybolur. Tikler çocukluk yaşında başlar; kimi üç beş ay içinde kendiliğinden ya da tedaviyle düzelir. Ancak, çevre koşularının zorlayıcı etkisi tiklerin yeniden görülmesine yol açar. Bir yıldan fazla süren tiklere "kronik tik" adı verilir ve yaşam boyu sürebilir. En fazla görüldüğü yaş 6-7 yaş arasıdır. Tiklerin en önemli nedenlerinden biri taklittir. Bazen küçük yaşlarda çocuklar, anne baba, öğretmen ve oyun arkadaşlarının birtakım hareketlerini taklit ederken onların bazı davranış kusurlarını da edinebilirler. Daha sonra bunlar alışkanlık hâline gelir. Çocuğun başka birini taklit etmesi sonucu tik gelişebilir. Bu nedenler dışında kalan ve genel olarak tiklerin ortaya çıkmasında rol oynayan ruhsal etkenlerin başında, erken yaşlarda başlayıp sürüp giden korku, tedirginlik, kaygı ve 191 gerginlik vardır. Çocuklarda görülen diğer davranış bozuklukları gibi tikler de çocuğun duygusal durumu, duyarlılığı, anne babasıyla ilişkileri ve çevresiyle olan bağlantılarıyla yakından ilgilidir. Yaşadığı çevre kaygılı, tedirgin ve güvensiz olan çocuklarda, sürekli olarak yaşanan korku, coşkuluk, yorgunluk, öfke, acı gibi durumlar tik yaratabilir. Öğretmene Öneriler • Çocuğun yanında yer alarak, onu eleştirmek yerine anlamaya çalışmalıdır. • Çocuk tik davranışını belli bir durum veya belli bir ortamda sergiliyorsa, bu ortam veya durum iyice gözlemlenmelidir. • Çocuk tik hareketleri sırasında uyarılmamalı, çünkü uyarma sadece çocuğun stresini artırmaya neden olmaktadır. • Arkadaşları tarafından tik hareketlerinin taklit edilerek tekrarlanması ve alay edilmesi önlenmelidir. 10. inatçılık Kişinin belli ve kabul edilebilir bir neden olmadan bir harekette ısrar etmesi, düşünce, tutum ve davranışını değiştirmemesi hâline "inat" denir. İnat, çocuk gelişiminin belli devrelerinde görülen bir özelliktir. Çocuk kendi varlığını duyumsadığı dönemlerde, bunu kabul ettirmek için çevreden gelen uyarılara karşı direnir. Bu normal bir gelişim özelliğidir. Çocuklarda 3-5 yaş arası inat devresidir. Bu devrede görülen inat davranışı normal kabul edilir. Bu dönemde çocuğun direnme gücünü kırmak yanlıştır. İnat anında çocukta şu belirtiler görülür: Çenesi sıkılmıştır. Olumsuz bir beden tavrı takınmıştır. Dudaklar alta doğru sarkmıştır. Alt dudak ileri doğru pozisyon alır. Burun kabarmış, kaşlar çatılmıştır. Eller birbirine bağlı ya da arkadadır. Beden çok gerilmiştir. Bütün önerilere olumsuz yanıt verir. İnatçı çocuğun genel tutumu çoğunlukla gergin ana çocuk ilişkisinin bir sonucudur. Başlangıcı özerklik dönemine kadar gider. Annenin tuvalet eğitimi veya yemek konusunda çok katı ve ısrarcı oluşu çocuğu pasif direnmeye götürür. Yemekte nazlanarak, oturağına oturunca dışkısını tutarak anneye direnir. Anne çocuk arasında bu dönemde başlayan savaş, başka alanlara da sıçrayarak giderse ortaya inatçı bir kişilik çıkar. Kardeşler arasında ayrım yapılması da çocuğu daha inatçı yapan nedenlerden biridir. 192 Çocuğun gereksinimlerinin zamanında karşılanmamış olması da inatçılığın nedenlerindendir. Bazı anne babalar çocuklarının söylediklerini o an için dinlemezler. Çocuk dinlenilmediği için sonunda tepinmeye, bağırıp çağırmaya başlar. Anneden ayrılmak da inatçılığın bir başka nedenidir. Anne çalışıyorsa, akşam eve döndüğünde çocuk ters davranışlar göstererek tepki verir. Çocuk bir şeyler yapmak istediğinde sürekli engellenirse bunun sonucunda da inatçı bir kişilik karşımıza çıkar. Ayrıca çocuğun kendi iradesini deneme isteği de çocuğu inatçılığa iter. Prensip gereği "hayır" der. Yani, sırf anne babanın istediğine hayır demek için “hayır” der. Öğretmene Öneriler • Çocukların 3-5 yaşlarında ortaya çıkan inatçılık belirtilerini normal karşılamalı, anlayışlı olmalıdır. • İnatçı davranışlar karşısında inatla yanıt verilmemelidir. Çocuğun inadı karşısında, heyecanlanma, öfkelenme ve üzüntü gibi aciz davranışlar göstermemelidir. • Çocuğun temel gereksinimlerini zamanında karşılamalıdır. Bunu yaparken sevecen ve şefkatli davranmalıdır. • Çocuklara sert davranmamalıdır. • Çocuğun isteklerini, inatlaştığı zamanlarda değil, normal davranışlar gösterdiği zamanlarda yerine getirmelidir. • İnat anında çocuğun dikkatini başka yöne çekmelidir. 11. Uyku Bozuklukları Uyku, organizmanın dinlenmesine olanak veren bir durum olması yanında, onun yenilenmesine de olanak veren bir zaman dilimidir. Bu sayede, merkezî sinir sistemi başta olmak üzere çeşitli sistemlerin günlük etkinlik sırasında meydana gelen yıpranması giderilir. Uyku üç dönemi içerir: Uykuya dalma, rüyasız uyku ve rüyalı uyku. Uykuya dalma döneminde yavaş yavaş çevre ve beden ile ilgili algılar azalarak kişi uyku dönemine geçmektedir. Rüyasız uyku dönemi, bedenin temel yapı taşları olan proteinlerin yeniden oluşturulduğu ve kişinin fiziksel yorgunluğunu atarak dinlenmesini sağlayan dönemdir. 193 Ayrıca bu dönemde büyüme hormonu salgılanır. Rüyalı uyku dönemi, uyuyan kişinin göz kapaklarında ve gözlerinde hareketlerin başlaması ile fark edilir. Rüyalar başlar, bu dönemde görülen rüya ile uyumlu olarak beden hareketlerinin ortaya çıkmaması için kasların gerginliği kaybolmuştur. Eğer böyle bir düzenleme olmasaydı, gördüğümüz rüya ile hareket edecek, hatta yataktan kalkıp dolaşacaktık. Bu özellik yeni doğan bebeklerde tam oluşmadığından el ve ayaklarda ya da yüzde, bazen gövdede küçük hareketler olabilmektedir. Uykunun rüya döneminde birçok ruhsal olay gerçekleşmektedir. Bu dönemde gerilimler boşalmakta ya da serbestleşmekte, anımsanan her şey ve gündüz yaşananlar birbirine bağlanarak programlanmaktadır. Gündüz uyanık iken algılanan duyumlar, rüya aracılığıyla yapılanırlar. Yeni doğanlarda ve bebeklerde rüyalar uykuya daldıktan 30-45 dakika sonra, büyük çocuklarda ise 120 dakika sonra ortaya çıkmaya başlar. İlk yaşta gündüzleri iki kez, iki yaşından sonra bir kez gündüz uykusu vardır. İlk yaşta uyku üzerinde açlık ve tokluğun etkisi varken, üç yaştan sonra psikolojik etkiler rol oynar. Aşırı hareketli çocuklar gündüz yeterli hareket olanağı bulamamışlarsa gece uyanırlar. Çocukların genelde uykuya dalma, uykuyu devam ettirme, yeterli uyku alma ya da uykunun kalitesi açısından sorunları olabilir. Çocuklarda kaygı durumlarıyla ilgili uyku sorunlarına da sık sık rastlanır. Çocuk eğer annenin gideceği, kendini sevmediği şüpheleri taşıyorsa uykuya dalmak istemez. Çocuğun yaşamındaki ilişkiler, gerginlikler uykuyu bozan temel nedenlerdir. Anne baba anlaşmazlığı, annenin korkutmak için kendisini bırakacağını söylemesi, kardeş kıskançlığı, büyüklerin konuşmasını dinlemek veya onları gözetlemek, yatmaya yakın korkulu masallar dinlemek ve ya TV gösterileri izlemek çocuğu olumsuz etkilemektedir. Anneye ve Öğretmene Öneriler • Uykuya giden çocuğa kalın ve çok katlı kıyafetler giydirilmemelidir. • Yatağın sessiz ve fazla aydınlık olmayan, güvenliğinin sağlandığı bir ortamda olması gerekmektedir. • Uyumadan önce süt içme, diş fırçalama, masal okuma gibi hazırlıkların yapılması gereklidir. • Çocuğa ılık bir duş yaptırılmalıdır. • Uyumaya yetişkin eşliğinde gidip çocuk uyuduktan sonra yanından ayrılınmalıdır. 194 • Uyku öncesinde enerji verici yiyeceklerden, hareketli oyunlardan kaçınılmalıdır. • Uykunun bir yerinde uyanıp seslenen çocuğun gereksinimine karşılık verilmelidir. • Uykuya giderken çocuğun sevdiği bir oyuncağını veya eşyayı yanına almasına izin verilmesi yerinde olur. 12. Beslenme Alışkanlığı Bozukluğu Beslenmenin ruh sağlığı kurallarına uygun olarak gerçekleştirilmesi için dikkat edilmesi zorunlu olan noktalar şunlardır: Beslenme düzeni, bebeğin doğduğu günden başlayarak belirli bir plan içinde yapılmalıdır. Her kıpırdanışta ağzına meme ya da meme şişesini tutuşturmak doğru değildir. Aralıklar bebeğin acıkma özelliğine göre düzenlenmelidir. Beslenmenin süresi, bebek iyice doyup memeyi ya da mama şişesini bırakıncaya kadar olmalıdır. Gece beslenmesinde, beslenme aralığı uzun tutulmalıdır. Bu aralık gittikçe açılarak memeden kesilmeden önce kaldırılmalıdır. Gerek emzirme, gerekse mamayla beslenme işlemi anne kucağında yapılmalıdır. Bu sırada ses veya dokunmayla sevgi gösterileri yapmak yararlıdır ve olumlu insan ilişkilerine temel hazırlar. Doğumu izleyen ilk üç, dört ay içinde bebek memeyle beslenmelidir. Sonra memenin mama ile desteklenmesi gerekmektedir. Gittikçe mama sayısını artırıp emzirme sayısını azaltmak gerekir. Bebekler ortalama, 10-11 aylık olunca memeden kesilmelidir. Memeden kesme olayı anî olmamalıdır, her ay emzirme sayısı azaltılmalıdır, sütten kesilme zamanı gelince, bebek günde en çok bir kez emzirilir duruma gelmiş olmalıdır. 1,5-2 yaşından itibaren çocukların kaşıklarını, bardaklarını tutmaları ve kendi başlarına yemeleri desteklenmelidir. Verilecek ya da pişirilecek besinin seçiminde bazen çocuklara istekleri sorulmalıdır. Konacak miktar konusunda da görüşü alınmalıdır. Bazı ana-babalar yeterince yemediğini ve iyi beslenmediğini düşündükleri çocuklarını büyümemekle ve hastalık tehlikeleri ile korkuturlar. Bunların etkisi ile çocuk yemeğe aşırı önem veren bir kişi durumuna gelebilir. Çevrenin dikkat ve ilgisini bu yoldan üzerine 195 toplamayı da alışkanlık hâline sokabilir. Sofrada herkesin belli bir yeri olmalıdır. Böylece çocuk bir kimliği olduğu ve önem taşıdığı duygusunu elde eder. Anne baba yemeklerde ve bunların dışında, çocuklarına dengeli bir beslenmenin ne olduğunu, yollarını ve önemini öğretmelidir. Yemek zamanının bir başı ve sonu olmalıdır. Herkesin yemeğini bitirdiği, konuşmaların da sona erdiği durumlarda çocuğun tabağında kalanlarla uğraşmasına fırsat vermek doğru değildir. Yiyeceği ile oynama eğilimi gösterenlerin, yemek sonunda tabakları kaldırılmalıdır. Bir kaşık fazla yemesi ve böylece daha gürbüz ve sağlıklı olacağını söyleyerek çocuğu zorlamak, yalvarmak, rüşvet teklif etmek ya da masal anlatarak yedirmek gibi çabalar zarardan başka sonuç vermez. Bunlardan kesin olarak kaçınmak gerekir. Yemek hazırlarken, sofra kurulup toplanırken, kız ve erkek çocuklardan yaşlarına uygun düzeyde yardım alınmalıdır. Ancak çocuk, hiçbir zaman evde tek görevinin yemek yemek olduğunu ve geri kalan işlerin ana babasına ait olduğu düşüncesini edinmemelidir. Anneye ve Öğretmene Öneriler • Yemek yenilen mekânın temiz, kötü kokulardan arınmış olmasına çalışılmalıdır. • Çocuğun hoşlanabileceği türden yemek tabağı, bardağı vb. seçilmiş olmalıdır. • Tabağına istediği miktarda yemek koymasına izin verilmelidir. • Yemek öncesi çocuğun yorgun ve uykulu olmamasına dikkat edilmelidir. • Yemek esnasında çocuğu tedirgin edici konuşmalardan kaçınılmalıdır. • Yemek saatinin dışında çocuğa besinlerin faydalarından söz edilmelidir. • Yemek yemek için ısrar edilmemelidir. • Yemek yemeyi reddeden çocuk yemek yediği zaman ödüllendirilme- melidir. Aksi takdirde çocuk ödül almadıkça yemek yemeyi reddedecektir. 13. Korku Korku, bütün organizmayı ve organların etkinliklerini etkisi altına alabilen ve birçok 196 tehlikeli durum yaratan heyecan hâlidir. Aşırı korku durumu, ruhsal sorunlara neden olabilir. Korku duygusu çocukta bazı belirtiler ortaya çıkarır, bunlar şöyle sıralanabilir: Korkulu hâldeki çocuğun kalp atışları hızlanır, mide kasılması ve kramplar görülür. İç salgı bezlerinin çalışmasında değişiklik olur, adrenalin salgısı artar, idrar torbası daralır, çocuk altına kaçırabilir. Kaslarda sertlik, gerginlik, seyirmeler ve titremeler olur. Kusma, ishal, gözlerde aşırı açılma ve dışarı fırlama olur. Sık sık nefes alıp verme, deride solukluk ve soğukluk vardır. Dişler gıcırdar, çatırdar, sık sık yutkunma veya bazılarında dil tutulmaları olup konuşma özürleri ortaya çıkar. Özellikle kekemelik yaygın hâlde görülür. Soğuk soğuk terleme ve amaçsız garip hareketler yaşanır. Parmak çıtlatma, kaşınma, parmak ve tırnak kemirme görülür. Korku anında, bazen tamamen hareketsizlik olurken bazen de kendi kendini avutma çabaları görülür. Korkmuyormuş gibi aldırış etmez bir tutum takınabilir. Korku ve korkunun değişik bir şekli olan fobinin çeşitli nedenleri vardır. Bu nedenler şöyle özetlenebilir: Bazı kazalar veya uzun süreli hastalıklar geçirmek, kişilerde korku gelişmesine yol açabilir. Kazanın oluşu ve hastalığın tedavisi sırasında uygulanan yollar, kişide bazı korkuları oluşturabilir. Bu durumlar çocuklarda daha köklü korkuların yerleşmesine neden olur. Olur olmaz nedenlerle çocukları korkutmak, bazı durumlar, eşyalar ve hayvanlar hakkında korkutucu bilgiler vermek, çocuklarda ömür boyu süre- cek korkulara neden olabilir. Çocuklar birçok şeyden korunmasını bilmezler. Bu nedenle korku verecek durumlarda çocukların yanında olmak gerekir. Çocuklar kötü örnekler görmemelidir. Birlikte yaşadığı kişiler nelerden korkuyorsa, çocuk taklit yoluyla bunu öğrenir. Çocukların eğitiminde, korkutarak bir şeyler yaptırma yoluna gidilmesi, onlarda korku yaratır. Çocuk yaramazlık yaptığında, "Seni köpeğe atarım, doktoru çağırırım." gibi korkutucu tehditler çocuğun korkmasına yol açar. Çocuğun geçirmiş olduğu şoklar; eşya, durum ve hayvanlarla ilgili, unutamayacağı şiddette bir olayla karşılaşması korku veya fobi yaşamasına neden olur. Ebeveyn ve Öğretmene Öneriler 197 • Çocuklar korkutularak, istenilen davranışları yapmaları için zorlanmamalıdır. Onları eğitirken eğitim aracı olarak korku kullanılmamalıdır. • Çocuklarda korku yaratan hayvan, olay veya nesnelerin gerçek durumları, onlara açıklanmalıdır. Hangi şekillerde zararlı olabilecekleri açıklanmalı ve korunmaları sağlanmalıdır. • Yetişkinler, basit durumlar karşısında aşırı korku tepkileri göstererek çocuklara kötü örnek olmamalıdırlar. • Gerekiyorsa çocuğun çevresi değiştirilebilir. Çünkü çocuğun çevresindeki kimselerin neden olduğu korkular, çocuk o çevrede kaldıkça artacaktır. • Çocukla korkular hakkında açıkça konuşulmalı. Çok basit şeylerden bile korktuğunda ayıplanmamalı, korkuyu yenmesi için daha kuvvetli olmasına yardımcı olunmalıdır. • Çocukların korkmasına neden olabilecek öyküler, masallar okunmamalı; sinema, TV filmlerinde seçici davranılmalı, bunlar yasaklanarak değil, iş birliği sağlanarak yapılmalıdır. • Yetişkinler gördükleri, duydukları olayları abartarak anlatmamalıdırlar. Çocuklar bundan daha çok etkilenirler. Bu nedenle, olaylar olduğundan daha basit gösterilmelidir. 14. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu En çarpıcı belirtileri dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve ataklıktır. Bu üç belirti her çocukta değişik oranlarda görülebilir. Bu çocuklar aşırı hareketlidirler. Bu durum yürümeye başlamaları ile birlikte göze çarpar ve giderek artar. Özellikle okul döneminde, grup içinde başkalarını rahatsız edici düzeye varır. Hareketleri amaca yönelik değildir. Durmak yorulmak bilmeden birbiri arkasına gelen uyarıları takip ederler. İnce hareketlerdeki koordinasyon bozukluğu ve beceri yetersizliği belirgindir. Örneğin; düğmelerini ilikleyemezler, topu atıp tutamazlar . Dikkat süresi kısadır, yoğunlaşma yetisi düşüktür. Zekâları normal olmasına karşın öğrenme güçlüğü ve okul başarısızlığı sıklıkla görülür. Kısa sürede ilişki kurar, fakat arkadaş olamazlar. Örneğin; bir nedenle arkadaşına tükürür veya sopayla dürter, saçını 198 çeker, rahatsız edecek davranışlarda bulunurlar ve bu yüzden arkadaşlığı sürdüremezler. Tehlikeyi kavrayamazlar; kazalara uğramamaları için sıkı bir denetim gerekir. Küçük nedenlerle ağlamalar, tutturmalar, aşırı neşe belirtileri gösterebilirler. Çoğu zaman elleri, ayakları kıpır kıpır hareket eder ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur. Sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar. Uygunsuz olan durumlarda koşuşturup durur ya da tırmanır. Sakin bir biçimde, boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır. Çoğu zaman soru sorulmadan önce yanıtını yapıştırır, çok konuşur, sırasını bekleme güçlüğü vardır. Erkek çocuklarda bu durum, kız çocuklara nazaran daha fazla görülmektedir. Erkek çocukların başvuru nedenleri davranış problemleri olmasına karşın, kız çocuklarda daha çok akademik başarısızlık şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Sınıf çalışmaları veya ödevlerden bağımsız olarak tekrarlanabilen, oturarak yapılan ve kendi başına öğrenme ile ilgili görevler hiperaktivite belirtilerinin daha yoğun şekilde ortaya çıkmasına yol açar. Öğretmene Öneriler • Dikkat eksikliği olan çocuklar düzenli ortamlara gereksinim duyarlar. • Çocuklar, yapılması gerekenler hakkında sık sık anımsatılmaya, tekrarlar yapmaya, yönlendirilmeye gereksinim duyarlar. • Yönergeleri bir kereden fazla duymak isterler. • Konuşmalarınızı yaparken sürekli göz göze gelmeye çalışmalısınız. • Mümkün olduğunca etkinliklerde çocuğun size en yakın mesafede olmasına dikkat ediniz. Böylece dalıp gitmeye meyilli olan öğrencinizin dikkatini açık tutabilirsiniz. • Değişiklikleri uzun zaman öncesinden haber vermeyi ihmal etmeyiniz. • Öğrenmesi gerekenleri küçük ve bitirilmesi kolay parçalara bölünüz. • Dikkat eksikliği olan öğrenciler eğlenceli etkinlikleri tercih ederler. • Çocuğun başarılarını yakalamak ve övmek için hep tetikte olmalısınız. • Bir şey söylemeden önce duyuru yapın, sonra söylemek istediğinizi söyleyiniz. • Yönergelerinizi basitleştirerek söyleyiniz. • Sınıf arkadaşlarına durumu açıklayın ve ona normal davranmalarını sağlayınız. 199 • Anne babayla, yalnızca sorun çıktığında değil, sık sık görüşünüz. • Sportif etkinliklere bol bol yer veriniz. Sportif etkinlikler enerjinin fazlasını kullanmayı, dikkati tek bir noktaya toplamayı, hormonların ve beyin hücrelerinin uyarılmasını sağlar. 15. Okul Korkusu Okul çağı çocuklarında, özellikle de 5-7 yaş ve 14-15 yaşlarında daha sık görülen bir bozukluktur. Okula başlama döneminde ya da hastalık nedeniyle okula bir süre ara verdikten sonra tekrar başlama döneminde ortaya çıkar. Temelde sorunun kaynağı, çocuğun annesinden ayrılmadaki zorluğu olup başlıca belirtileri şöyle sıralayabiliriz: • Çocuk, anneden ayrılma durumlarında şiddetli tepkiler gösterebilir. Örneğin; ağlama, bağırma, tepinme ve anneye yanaşıp bırakmama gibi. • Okula gitmeyi reddetme, zorlandığı zaman aşırı huysuzlanma ve somatik yakınmalar dile getirme; baş ağrısı, karın ağrısı vb. durumlar ortaya çıkabilir. Uyku ve yeme bozuklukları; örneğin; yalnız uyuyamama, annesinin yemeğini yedirmesini isteme gibi. Okulda ona sempatik gelmeyen özellikler bulabilir. Örneğin; öğretmenlerden beklediği yakınlığı, şefkati görememesi de onun okula gitmesini zorlaştıran nedenlerden birisi olabilir. Öğretmene Öneriler • Okula başlama döneminde sınıftaki çocukların hepsini aynı günde okula kabul etmeyip, belli bir takvim belirleyip, birer ikişer okula başlatmalıdır. Böylece öğretmen her çocuğa okula alışması konusunda yeterince zaman ayırabilir. • Okula gelirken çocukların sevdikleri oyuncaklarından birini getirmelerine izin verilebilir. • Okula başlama aşamasında anne ya da babanın kısa süreli okulda kalmasına izin verilebilir. • Çocuklar okula alıştıktan sonra kurallı etkinliklere yer verilebilir. • Okul gezdirilip çocuğa tanıtılabilir. 200 • Bahçe oyunlarına ağırlık verilebilir. • Beslenme, uyku gibi konularda problem yaşayan bir çocuksa bu sorunların çözülmesinden sonra okula başlatılması önerilir. • Çocukla korkuları hakkında sohbet edip konuşmaya onun başlaması sağlanabilir, böylece çocuk rahatlatılmış olur. 16. Hırsızlık Başkalarına ait herhangi bir şeyin, mal sahibinin haberi ve izni olmadan alınmasına “hırsızlık” denir. Hırsızlığın iki önemli nedeni vardır: Bunlar, kendinde olmayan bir şeyi elde etmek ve başkasının sahip olduğu şeylerden onu yoksun bırakma isteğidir. Çalma sırasında yaşanan heyecan ve korku da çalan kişi için çok şey ifade edebilir. Kendi kendini cezalandırma arzusu, kendini riske atma eğilimi gibi görünen bu davranışlar, çoğu kez sonuçları itibariyle kendi ebeveynlerine yönelik bilinçaltındaki yoğun öfkenin bir ürünüdür. Onları aşağılama ve cezalandırma dürtülerini birlikte içerir. Çalma davranışının kökeninde sevgi açlığı bulunur. Özellikle gereksinimi olmadığı hâlde çalmanın tek nedeni, sevgi eksikliğidir. Hırsızlığın oluşumunda çocuğun yaşına dikkat etmek gerekir. Çok küçük yaşlardaki çocuklarda mülkiyet kavramı gelişmemiştir. Nesnelerin kendilerine mi yoksa başkalarına mı ait olduğunu ayırt edemeyebilirler. Özellikle 6-7 yaşlarına kadar olan dönemde herhangi bir şeyi alma veya değiştirme davranışları sıkça görülebilir. Bu durumda karşımıza çıkan çalma davranışında paniklemeye gerek yoktur. Mülkiyet kavramı yedi yaşından sonra görülür. Ebeveyn ve Öğretmene Öneriler • Çocuğun zorunlu temel gereksinimlerinin zamanında karşılanması gereklidir. • Çocuklarda mülkiyet kavramının gelişmesine yardımcı olmalı; eşyalarını onun izni olmadan almamalıdır. • Kardeş veya arkadaş kıskançlığının yok edilmesine çaba sarf edilmelidir. Aksi hâlde çocuk kıskandığı kişiyi üzmek için eşyalarını gizlice alabilir. • Çocuğun okul gereksinimlerini zamanında almak gerekir. Aksi hâlde çocuk, çalarak 201 temin etmeye çalışır. • Evde, okulda kendine ait eşyaları koyabilmesi için özel bir dolap sağlanmalıdır. • Çocuğun çaldığı eşyayı geri vermek, en iyi çözüm yollarından biridir. Çocuk gereksiz yere suçlanmamış ama davranışı da onaylanmamış olur. So- nunda kazançlı çıkmayışı da bu davranışın yinelenmesini önler. 17. Yalan Söyleme Hayal gücü zengin olan birçok çocuk, kendi gerçeğini yalanlarla ifade eder. Duygu, düş ve özlem dünyasını yalanlara yansıtır. Öylesine hayal eder ve öylesine güzel anlatır ki bazen buna kendisi de inanır. Yalan, tatmin edici bir düşünce biçiminde de ortaya çıkabilir. Örneğin; boşanmış aile ortamında büyümekte olan bir çocuk, birlikte yaşamadıkları için hiç yüzünü görmediği babasıyla ilgili olarak arkadaşlarına yalan söyleyebilir. Babasının ona büyük bir doğum günü armağanı getirdiğini, her gece gelen sessiz telefonların babası tarafından yapıldığını söyleyebilir. Bu yalan kimseye zarar vermez, sadece çocuğun gerçek olmasını istediği şeyin yerini tutar. Birçok olayda yalan söyleyen çocukların, kendilerinden çok şey beklenen, beklenti düzeyi yüksek olan ailelerde yetişen çocuklar olduğu görülmüştür. Bunlar doğruyu yanlışı bilirler, ancak zor durumlarda kendilerini korumak için yalan söylerler. Asıl yalanlar, büyüklerin çocuklara öğrettikleri yalanlardır. Babasından gizli gezmeye giden annesinin bunu babasına anlatmamasını tembihlemesi şeklinde görülür. Böylelikle çocuk yalanla tanışır. Felsefeci Schopenhaur (Şopenhaur); yalanın en büyük kaynağının korku olduğunu ifade etmiştir. Dayaktan, cezadan, mahrum bırakılmaktan kurtulmak için, çocukların kabahatlerini inkâr ettiklerini veya değiştirdiklerini ya da kendilerini masum göstermek için birtakım hayalî olaylar uydurduklarını görürüz. Kardeşini anne babasının gözünden düşürmek, arkadaşını öğretmeninden uzaklaştırmak amacıyla yalan söyleyen çocuklara da rastlanır. Bunun kaynağı kıskançlıktır. Ebeveyn ve Öğretmene Öneriler • Çocuğun dürüst ve samimî olması isteniyorsa yetişkin buna örnek olmalıdır. • Çocuk korkutularak yalana sevk edilmemelidir. 202 • Çocuğa güven duygusu beslenilmelidir. • Hatalar üzerinde konuşulmalı, cezalardan kaçınılmalıdır. • Çocuğun hayal dünyasından ve gereksinimlerinden kaynaklanan yalanlar anlayışla karşılanmalı, gereksinimlerinin giderilmesine çalışılmalıdır. Uygulamalar 1- Bir okul öncesi eğitim kurumundaki çocuklarda uyum ve davranış bozukluklarının yaygınlığını gözlemleyiniz. 2- Uyum ve davranış bozuklukları görülen çocuklara doğru yaklaşımların uygulanıp-uygulanmadığını gözlemleyiniz. 203 215 Kişinin kendini tanıması, bilmesi, büyük oranda bastırma düzeneğinin tüm ve yoğun etkisi altında kalmamasına bağlıdır. Buna karşın, her türlü bilinç dışı dürtü ve eğilimlerin olduğu gibi ortaya çıkması ve bilinçlenmesi de kişinin dağılmasına yol açabilir. 4-5 yaşlarındaki bir çocuk cinsel konularla son derece ilgilidir. Bu dönemde rahatça ifade edilen ve bilinç düzeyindeki duygular, zamanla bilinç dışına itilirler. Böylece bilinç dışı bir karmaşa, tutku ve saplantı hâline dönüşebilir. Bu bastırılmış unsurlar, çeşitli şekillerde açığa çıkarak kendilerini belli ederler. 2. Yadsıma/inkâr Benlik için tehlikeli olarak algılanan ve bunaltıya neden olabilecek bir gerçeği yok saymak, görmemek, değişik derecelerde oldukça yaygın olarak kullanılan bir ilkel savunma biçimidir. Utanç ya da suçluluk duygusu doğurabilen eski deneyimlerimizi hiç yaşamamışız gibi algılayabiliriz. Bu mekanizma yoğunlaştığında, gerçeklikle bağlantı zayıflar. Bir anlamda "deve kuşu" felsefesi ortaya çıkar. Yadsımanın doğal kullanımları da söz konusudur. Örneğin; kanserli bir hasta, yakında öleceğine inanmayarak güç kazanabilir. Normal dışı kullanımlarda gerçekliğin kesin bir şekilde inkârı söz konusudur. Örneğin; trafik kazasında oğlunu kaybeden bir annenin, oğlunun ölüsünü gördüğü, ölüm törenine katıldığı hâlde, bir süre sonra oğlunun ölmediğine inanması gibi. Bu anne, sık sık oğlunun arkadaşlarına telefon ederek, ölmediğini, gizli bir örgüt tarafından kaçırıldığını, bulunması için kendisine yardım etmeleri gerektiğini söyleyebilir. Ağır ruhsal hastalıklarda kullanılan en belirgin savunma mekanizmalarından biri olan yadsıma, şizofrenlerde sıkça görülür. Gerçek dünyanın birçok yanını yok sayan şizofren, kendisine özgü bir gerçekler dünyası içinde bir denge kurmaya çalışabilir. Hezeyan oluşumunda, yadsıma mekanizması önemli bir etki gösterir. 3. Yansıtma Kimi duygu, dürtü, gereksinim ya da yaşam olaylarının dışarıya aktarılıp yansıtılarak dışardanmış ya da dışardan kendisine yöneltiliyormuş gibi algılanmasına “yansıtma mekanizması” denir. ilkel savunma mekanizmalarından biridir. Özürlerimizi, kendimiz için

Etiketler

Ruh Sağlığı

Yazar Hakkında

Dyt. Büşra Nur Yiğit

Dyt. Büşra Nur Yiğit

Dyt. Büşra Nur Yiğit Hacettepe Üniversitesi'nden mezun oldu. Eğitim hayatım boyunca Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Prof. Dr. Ali Dursun Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Beslenme ve Metabolizma Ünitesi’nde çalışmalarda bulundu. Prof. Dr. Selçuk Dağdelen ve Prof. Dr. Okan Bülent Yıldızla diyabet konusunda çalışmalar yaptı.

Önemli Bilgilendirme

Site içerisinde bulunan bilgiler bilgilendirme amaçlıdır. Bu bilgilendirme kesinlikle hekimin hastasını tıbbi amaçla muayene etmesi veya tanı koyması yerine geçmez.