İnsanoğlu tuhaf bir yaratıktır. Bu tuhaflığın sebebi insanın düşünebilen bir canlı olmasıdır. İnsan yaptığı eylemler üzerine düşünebilen, dahası kendi düşünme biçimi üzerine düşünebilen tek canlıdır. Aynı şekilde insan kendine bir anlam arayışı içinde olan tek canlıdır. İlkel toplumlardan itibaren insanın gelişimini düşünürsek belki de insanın gelişimiyle medeniyetin gelişiminin nasıl olup da böyle at başı ilerlediğini kavrayabiliriz.

Şöyle bir düşünelim. İlk insan dünyaya geldi. Öncelikle cinsel organını örtme gereksinimi hissetti. Acaba o ilk insan hangi genetik malzeme ile yüklüydü de böyle bir gereksinim hissetti? Daha da önemlisi o cinsel organına o anlamı yüklemeseydi bugün insanlık aynı değer yargılarına sahip olur muydu? Örneğin insanların burunlarının görünmesi çok ayıp sayılsaydı ama cinsel organının görünmesi çok normal sayılsaydı halimiz ne olurdu?

Cinsel organa bu anlamı yükleyen insan günün birinde bu organın aynı zamanda çoğalmaya yaradığını keşfetti. İnsanlar avladıkları hayvanların etini yiyerek karınlarını doyuruyorlardı. En usta avcı yani en çok hayvan avlayan bütün avları kendinde toplama ve dilediğince dağıtma hakkını elinde bulunduruyordu. Zamanla nüfus çoğalınca yiyecekleri elinde bulunduran otorite durumu kontrol etmekte zorlanmaya başladı. İnsanlar hızla ürüyorlar ama kendinden olan da olmayan da avda katkısı bulunan da bulunmayan da ganimetten pay istiyordu. O halde bu duruma köklü bir çözüm bulunmalıydı. Çözüm çok basitti. Bundan sonra herkes istediğiyle istediği gibi üreyemeyecek bu durum bir kurala bağlanacaktı. Artık kimin kiminle çocuk yapabileceği bir kurala bağlanacak, böylelikle kimin kimin çocuğu olduğu belli olacak ve bu karmaşa böylece bertaraf edilecekti. İşte bizim bugün uğruna cinayetler işlediğimiz “namus” kavramı aslında ilkel toplumlarda miras hukukunun korunmasından başka bir şey değildir.

Çıkış noktasını buradan alan namus kavramı bundan sonra bütün insanlık tarihine yön vermiştir. Bugünkü medeniyet bu haliyle şekillendiyse bunda namus kavramının çok büyük etkisi olduğu söylenebilir. Teknolojiye, sanata, sosyolojiye ve daha akla gelebilecek bir çok olguya bu kavram içten içe yön vermiş, insanlığın değişim ve dönüşüm dinamikleri bunun üzerinden şekillenmiştir.

Yazımızın başında insan oğluna yakıştırdığımız “tuhaf” sıfatı tam da bununla ilintilidir. Şimdi yine herkesi bir zihinsel egzersize davet ediyorum. Şöyle bir düşünelim. İlk insandan beri herkes cinselliği yaşamaktadır. Bu en aklı başında insanın aklını alabilecek bir düşüncedir. Düşünsenize anneniz ve babanız sevişmişler ve siz doğmuşsunuz. Dahası ilkokul öğretmeniniz, mahalledeki bakkal, üst kattaki Ayşe teyze, camideki müezzin ve hatta peygamberler bile yapmışlar bu işi. Sizce de tuhaf değil mi? Acaba nasıl olur da Adem’den beri herkesin yaptığı, dahası herkesin diğerlerinin de yaptığını bildiği bir şey “ayıp”, “yasak”, “günah” olarak görülebilirdi? İşte cinselliği karmaşıklaştıran ve bütün sorunların merkezine koyan temel argüman bu çelişkidir. Hem hepimiz yapıyoruz hem de o ayıp, günah ve dokunulmaması gereken korunaklı bir yapı. Bir çok insanın Freud’a sırf her şeyi cinselliğe bağlıyor diye kızması da bundandır. Onlara göre Freud sapıktır. Ne demek efendim her şeyin altında cinselliğin olması. Böyle saçma şey mi olur? Cinsellik konuşulmamalıdır, deşilmemelidir ve de öküzün altında buzağı aranmamalıdır.

Yukarıda izah etmeye çalıştığımız namus fenomeni insanlığı esir aldıktan sonra toplumlar arasında başta kültürel kodlar olmak üzere bir çok değişkenin sisteme dahil olmasıyla çeşitli yönleriyle farklılıklar göstermeye başlamıştır. Yani namus algısı toplumdan topluma farklılık arz etmektedir. Bununla birlikte üç aşağı beş yukarı bütün insanlık için bir ortak tanım bulmaya kalktığımızda cinsellikte daha edilgen olan kadının namus objesi sayılması hemen hemen bütün kültürlerde ortaktır. Toplumların argolarına ve küfür dağarcıklarına baktığımızda bu realiteyi çırılçıplak görmemiz mümkündür. Hiçbir toplumun küfürlerinde işteşlik yoktur ve hiçbir toplum “senin annenle sevişirim” diye küfretmez. Hal böyle olunca kadın doğumundan itibaren hep bir erkeğin namusu olma işlevini yerine getirmekle mükelleftir. Bir erkeğin namusunu iki bacağı arasında taşımak sanıldığı kadar kolay olmasa gerek. Doğduğunuz andan itibaren kız evlat olarak babanızın namususunuzdur. Evlenirsiniz eşinizin namusu olursunuz. Keza çocuk doğurduğunuzda hele de bu bir erkek çocuksa artık annesi olarak onun da namusu sizsiniz demektir. Artık bu kehanet doğrulanacaktır. Başka çare yoktur.

Doğumundan itibaren dünyayla ilişki kurma biçimi kendini korumak, namusunu korumak olan kadın namuslu olduğunu hatta en namuslu olduğunu dosta düşmana ispatlamak zorundadır. Formül basittir. Kendini en çok sıkan, vajinasını en iyi koruyan en namusludur. İşte yıllarca dünyayla ilişki kurma biçimi bu olan ve her şeyi kızlık zarına yönelebilecek potansiyel bir tehlike olarak gören kadın, günün birinde hiç tanımadığı bir nikah memurunun kendisini birisiyle karı koca ilan etmesiyle, yani artık sevişmesinin önündeki yasal ve ahlaki engelin kalkmasıyla birlikte ilk cinsel deneyimini yaşar. Yalnız bir problem vardır. Yasal ve ahlaki engel kalkmıştır ama zihindeki engel kalkmamıştır. “En büyük cinsel organ iki bacak arasındaki değil iki kulak arasındakidir, yani beyindir.” klişesi bu anlamıyla doğrudur. Kadın kaskatı kesilir, kendini sıkar ve cinsel birleşmeye izin vermez. Son bir hamle yapılmalı ve zihindeki engel kaldırılmalıdır.

Gelelim en can alıcı noktaya. Yukarıda namus algısının toplumdan topluma farklılık gösterdiğini vurgulamış ancak ille de bir ortak tanım bulmak gerekiyorsa genelde namus kavramının kadının iki bacağı arasına endekslendiğini söylemiştik. Toplum cinsel organa ne kadar değer atfederse kadın da kendini o kadar sıkmaktadır. Söz gelimi bizde kızlık zarı bekareti temsil ettiği için onun bozulma anı bir merasim haline getirilir. Bu yüzden ilk gece bir çok kadının kabusu olur. O gece onun “sağlam” olduğu tescillenecektir. Kadının düşünme sistematiğini tahmin etmek hiç de zor değildir. Kanayacak, acıyacak, daha çok kanayacak, daha çok acıyacak. Ve işte kendini gerçekleştiren kehanet. Çok acıyacak, çok kanayacak diye girilen yatak odasından çok acıyarak ve çok kanayarak çıkılır. Acı ne kadar büyük, kan ne kadar çoksa erkek o kadar başarılı, kadın da o kadar namusludur.

Yapılan bir çalışmada bir toplumdaki kadınların bekaretlerini kaybederken akan kan miktarının toplumun vajinayı namus kabul etme endeksiyle doğru orantılı olduğu ispatlanmıştır. Bunun Türkçe meali şu: Batılı ülkelerde kadınlar bekaretlerini kaybettiklerinde belli belirsiz, kırmızıya çalan bir damla kadar sıvının aktığını, hatta bazıları bunu hiç fark etmediklerini belirtirken doğu toplumlarında aynı durumda deyim yerindeyse oluk oluk kan akmakta, hatta azımsanmayacak oranda kadın ilk gece aşırı kan kaybetmekten hastanelerin acil servisine müracaat etmektedir. Kadın aynı kadın, anatomi aynı anatomi fakat sonuç farklı. Bu tesadüf değildir.

Aslında mesele son derece matematikseldir. Ne kadar önem atfedersen o kadar sıkarsın, ne kadar sıkarsan o kadar kanar. İşte bu sıkma halinin ilişkiye izin vermeyecek düzeye geldiği durum vajinismusun ta kendisidir. Vajinismusun doğu toplumlarında daha yaygın olması tesadüf değildir. Vajinismustan kurtulmak için iki bacak arasından önce iki kulak arasındaki engelin kaldırılması gerekir. Sağlıklı bir cinsel hayatın olmazsa olmaz koşulu budur.


İstanbul Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!