Kaş yapayım derken…
Kaş yapayım derken…

Sosyal medya başta olmak üzere, ana akım yazılı ve görsel medya kanallarında sözüm ona ruh sağlığımızı koruma adına yapılan bazı önerilerin bizatihi kendileri ruh sağlığımız üzerinde bir tehdit potansiyeli taşıyorlar. Bu tehlikeli önerilerin arasında yer alan bilhassa “negatif insanlardan” korunmaya dair olanların çok sayıda kişi tarafından benimsenerek birer “çözüm yolu” olarak algılandığını görüyoruz.

Google veya sosyal medya mecralarında “enerji vampirleri”, “toksik insanlar”, “zehirli insanlar”, “negatif insanlar” gibi kelimelerle arama yapıldığında; içinde kitap, “makale”, video, blog yazısı, “gönderi (post)”, gazete derlemesi gibi tavsiye veren kaynakların olduğu binlerce içeriğe ulaşılabiliyor.
Bol sıfırlı rakamlarla takip edilen ve muhtemelen bu takipçileri tarafından birer “otorite” ya da “kanaat önderi” olarak kabul edilen kimi sosyal medya figürlerinin de bu yönde yaptıkları öneriler, sözünü ettiğimiz o insanlardan uzak durmanın ne kadar “doğal” olduğu algısını pekiştiriyor.
Peki, birilerinin kendilerini daha “steril” sayarak belli sıfatlarla kendilerinden ayrıştırdıkları ve uzak durulmasını tavsiye ettikleri zararlı (!) insanlara yönelik sergiledikleri yaklaşım(lar) gerçekten doğal mı?

Öncelikle belirtmemizde yarar olabilir; “zehirli/toksik insan”, “enerji vampiri”, “negatif insan” gibi sıfatların bilimsel literatürde hiçbir karşılığı yoktur. Bunlar, onları kullanan kişilerin başvurdukları birer mecaz (metafor) veya benzetme olabilir. Ancak bir grup insanı bu tür metaforlarla kategorize etmek pek de masum değil, zira bunlar aynı zamanda birer “damgalama” (stigmatization) yaratmaktadır.

SEN BİRAZ KİLO MU ALDIN?

Damgalama kavramı, ilk defa Antik dönemdeki Yunanlılar tarafından ahlaki açıdan normal olmadığı düşünülen, kötü görülen hainler, suçlular, köleler vs. için kullanılmaktaydı. Bu kavram; bireyin, toplumdaki diğer kişiler tarafından “normal” olarak kabul edilen sınırların dışına çıktığı kabul edildiğinde, ona karşı “azaltıcı/eksiltici atıf” yapılmasını ifade eder. Böylece damgalanan bireyler, gerçekle ilişkisi olsun – olmasın, isimleri kötüye çıkan, utanç duyulan, kaçınılan bir konuma sahip olmaktaydı. Damgalama, günümüzde de farklı cinsiyete, etnik kökene, fiziksel görünüme, dinsel inanca, cinsel yönelime, milliyete vs. sahip insanlara sıklıkla yapılan, son derece yıkıcı bir insan hakkı ihlalidir.

Amerikan sosyolog Howard Becker, insanların kendi hayatlarını sadece kendi yaşantılarından ibaret zannederek ve bizzat kendilerinin koydukları kuralları diğer insanlara uygulayabileceklerini düşünerek onlara ‘öteki” etiketi yapıştırıp kendi kendilerine bir ‘sapma’ yarattıklarını öne sürmektedir. Becker, böylece insanların kendi kurallarından uzaklaşma varsayımıyla yarattıkları bu sapmayı “suçlu” olarak gördükleri birilerine yüklediklerini ifade etmektedir. Becker’in düşüncesine dayanarak söyleyecek olursak; damgalama, kişinin yaptığı herhangi bir davranışın sonucu değil, başkalarının kendilerine göre belirledikleri kural ve yaptırımların ihlal edilmesini gerekçe kabul ederek ürettikleri “suçu” o kişiye yıkmalarının sonucudur.

Diğer yandan insanları bazı “ayrıştırıcı” ve “dışlayıcı” sıfatlarla nitelemek “ayrımcılık” kapsamında değerlendirilebilecek bir “mikrosaldırganlık” yaklaşımıdır. Psikolog Ashburn – Nardo ve arkadaşları tarafından kullanılan mikrosaldırganlık terimi, bir kişi veya gruba karşı kasıtlı veya kasıtsız gerçekleştirilen, küçük düşürücü, genellikle alışkanlık haline getirilmiş sözel, davranışsal ve sistematik haksızlıkları ifade eder. Günlük hayatta hastalara, kilolulara, engellilere, ateistlere, kısaca; “öteki” olarak algılanan herkese ve her yerde sıklıkla yöneltilebilen bu yaklaşım, maruz kalanların itibarını, ruh sağlığını, kariyerini, ilişkilerini zamanla yerle bir edecek düzeye ulaşabiliyor. Masum zannedilen “Çok negatif birisin”, “Sen bayağı kilo almış görünüyorsun”, “Vah vah, bu engelle yaşamak ne kadar zor”, “İyi insan ama o bir ateist” gibi sayısız ifade, aslında yöneldiği kişiyi inciten bir mikrosaldırganlık davranışı olabilir.

Şimdi meselenin bizce daha da can alıcı noktasına gelelim: İnsanları zehirli, negatif, enerji emici vs. sıfatlarla nitelemek aynı zamanda kişinin kendindeki sorunları başkalarına yükleyerek “kendini temize” çıkardığı bir “yansıtma” biçimidir. Yansıtma, kendinizle ilgili hoşunuza gitmeyen duyguları veya özellikleri bilinçsizce alıp başka birine atfetmek anlamına gelir.

ÇEKİCİ OLMAYAN O MU SİZ MİSİNİZ?

İnsanlar, kendilerinde var olan ancak, “ego bütünlükleri” veya “kendilik saygıları” üzerinde tehdit oluşturan olumsuz özelliklerini sanki başkasına aitmiş gibi görmeğe ve böylece kendilerini rahatlamaya eğilimlidir. Kişi, yansıtma yapma yoluyla kendisiyle ilgili sevmediği yönlerini kabul etme ve onlarla uğraşma zahmetinden kurtulmuş olmaktadır. Söz gelişi kendini fiziksel açıdan çekici görmeyen birinin kimseyi beğenmemesi, kendini değerli, sevilmeye layık görmeyen birinin etrafındakileri aşağılaması gibi davranışalar birer yansıtma örneğidir.

Konuya yansıtma çerçevesinden de baktığımızda, birileri tarafından uzak durulması tavsiye edilen ve “negatif”, “zehirli” gibi farklı etiketlerle yaftalanan insanların, onları bu şekilde niteleyenlerin, kendilerinde var olan aynı veya benzer özelliklerden kaçınıyor olması büyük olasılıktır. Başka bir anlatımla etiketleme yapan kişiler, kendi karamsarlıklarıyla, sıkıntılarıyla baş etme ile ilgili zorluklarına başkalarını günah keçisi yapıyor olabilirler.

KENDİYLE UĞRAŞMA ZAHMETİNDEN KAÇMA

Bu arada Psikoterapist K.R. Koeing’in yansıtmaya en yatkın insanların, kendilerinin farkında olduklarını düşünseler bile aslında kendilerini çok iyi tanımayanlar olduğu vurgusuna dikkatinizi çekmek isteriz. Örneğin, kendilerini değersiz hisseden, düşük özgüvene sahip ya da yeterince iyi olmadıklarına dair endişeleri olan kişilerin kendi duygularını başkalarına daha çok yansıtmaya eğilimli olduklarını biliyoruz. Diğer yandan, başarısızlıklarını ve zayıflıklarını kabul edebilen ve içlerindeki iyiyi olduğu kadar kötüyü ve çirkinliği de düşünmekte rahat olan insanlar yansıtma yapmama eğilimindedir. Zira bu insanların kendileriyle ilgili olumsuzlukları tanımaya veya deneyimlemeye tahammülleri daha yüksek olduğundan, yansıtma yapmaya da ihtiyaçları olmuyor.

Peki, aslında diğer insanlarla uyum sorunu olan ve geçinilmesi zor insanlar yok mudur? Elbette, çeşitli psikopatolojileri nedeniyle uyum sorunu veya zorluk yaşayan ve içinde bulundukları durumu diğer insanlara yansıtan kişiler vardır. Hiç kimse bu insanlarla yakınlık kurmaya zorlanamaz. Onlara sınır koymak bir haktır. Ama birileri bu insanlarla uyum sağlayamıyor diye etiketleyemez, dışlayamaz, metaforlarla o insanlara saldıramaz, başkalarının dışlaması için teşvik edemez. Bu, en hafif ifadesiyle bir empati yoksunluğu ile başlar, ruhsal açıdan patolojik olmaya ve en uca doğru ahlaki açıdan sorunlu olamaya kadar gider.

Tüm bunların hepsinden daha önemlisi; hepimizin bazen zor, geçimsiz, “negatif” veya karamsar olabilme potansiyeline sahip olmamızdır. Tersinden söylersek, herkesle iyi geçiniyor olmak veya herkes tarafından seviliyor olmak yahut “pozitif” olmak, ruhsal açıdan gerçekten “iyi” olduğumuz anlamına gelmeyebilir!

Sonuç olarak; yargılamanın, damgalamanın, ötekileştirmenin konforuna yaslanarak tüm kötülükleri dış dünyaya yükleme kolaycılığına girmektense, bir zahmet kendimize haksızlık yapmadan ama diğerlerini anlamaya çalışarak, empati yaparak, sabrederek, destek yapmaya istekli olarak, insancıl kalarak daha yaşanılır bir dünya için sorumluluk alalım.

Bu makaleden yararlandığınızda https://www.nazimserin.com.tr/kas-yapayim-derken/ linkini kaynak göstererek etik davranış sergilemenizi umut ederiz. Yararlı olması dileğiyle…


İstanbul Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!