Aşkın Evrimi: Sevgi


Kültürünü Antik Yunan’a dayandıran Batıda aşk ve sevgiye karşılık gelen tek bir kelime vardır: “love”. Bizim kültürümüzde ise “aşk” ifadesi kendinden geçecek şekilde üstün görülen bir varlığa beslenen aşırı ve derin sevgi olarak kullanılır. Yani aşk, gerçeklikten değil, daha çok hayal ve yakıştırmalardan beslenir. Sevgi ise tanıdıkça, birlikte yaşantılar biriktirdikçe artan bir duygudur. Sevgi, bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygudur.
Aşk ise, sözlükte “aşırı sevgi ve bağlılık duygusu” olarak tanımlanır. Sarmaşık anlamına gelen “ışk” kelimesinden türemiştir. Aşk, kördür; kusursuz bir varlığa tapınmak tutkusuyla doğduğundan, karşıdakinde kusur ya da noksan görmez. “Aşk yoksa güzeli çirkin gören göz, aşka ulaştığında bütün çirkinleri güzel görür”. Platon’un da savunduğu gibi insanın başka birine aşkı, eksiklik üzerine kurulur, onaylanmak arzusundan beslenir. İnsan kendini kusurlu görmekte ve diğer yarısını bulduğunda tamamlandığına inanmaktadır. Yine Batı’nın çağdaş yazarı Coelho, kâinatla uyumlu olmanın anlamını, bir kadın ile bir erkeğin tek bir enerjiye dönüşmesine bağlar.
Psikiyatri alanında çağdaş yaklaşımlar ileri süren dünyaca tanınmış Varoluşçu psikoterapist May, insanı yalnızlıktan kurtaran güçlü hislerden kabul görme veya beğenilmenin tatlı bir sıcaklık getirmesine rağmen bedelinin maalesef ki benlik varlığından vazgeçmek olduğunu vurgulamıştır. Yani hayat, sevgiliyle anlamlandırıldığında çok tehlikeli bir yola girilmiş olur. Yalnızca doğunun tasavvuf inancında değil, modern Batı anlayışında da hayatın büyük sırlarına gidiş, iki şeye bağlanmaktadır: acı ve sevgi.
Üzerine yapılan çalışmalar aşkı, romantik, tutkulu, mantıklı, sahiplenici, oyun türünde ve dostça gibi türlere ayırmış, ilişkinin her zaman olumlu veya olumsuz seyretmediği ve onu kategorize etmenin zor olduğu sonuçlarını ortaya çıkarmıştır. Bir aşk ilişkisinin türü, geleceği hakkında net bir tahmin vermez. Aşkın kategorize edilemeyecek şekilde farklı seyirleri olduğu, özellikle sahiplenici ve oyun türünde aşkın mutluluk getirmediği saptanmıştır.
Kierkegaard’ın felsefesiyle estetik boyutta sevmek, cinsellik gibi fiziksel dürtülerin doyurulmasıyla ilintilidir. Buna karşın evlilik, etik alanın konusudur ve can sıkıcıdır. Elde edilen sıradanlaşır ve daha ulu bir sevgi öznesi arayışına girilir. Oysa etik boyutta sevme, aslolandır. Kierkegaard ötekini sevmeyi, onu koruma, bencillikten ziyade sevilene karşı özgecil olma, hatta karşılık beklememe, menfaatlerini devreye sokmama temeline kurar.
Fromm, “sevme” mefhumunu dert edinmiş, “sevme sanatı” üzerine kitap yazmıştır. Bu hayatta sevmekten vazgeçmemek, sevmenin gerçekte ne anlama geldiğini aramaya koyulmak gerektiğini salık verir. Ona göre sevmek bir sanattır. Onun tabiriyle olgun sevgi, insanın ayrılık ve yalnızlık duygusundan kurtulmasına yardım ederken, kendisi olarak kaldığı, bütünlüğünü koruduğu bir birleşmedir. Bu nokta önemlidir; kara sevda diye adlandırılan şiddetli aşk duygusu içinde benliğini diğerinin benliğine teslim ederek kaybolmak yerine, sağlıklı bir sevgi ilişkisinde kendi benliğini korumayı öğütler.
Freud’un her insanda olduğunu iddia ettiği id benlik boyutu insan hayatının baskı altında kaldığı dönemlerinde devreye girebilir. İlk zamanlar güven ve barış ortamı vaat eden ikili romantik ilişkilerin, zaman içinde id’den beslenen ego çatışmaları, hayatın getireceği zorluklardan kaynaklanan tükenmişlik hisleri gibi etkilerle çirkinleşebilir. Bir aşk ilişkisine başlarken bu olasılıklar göz ardı edilmez ise sevgiliye yüklenen anlam olağanüstü olmayacak ve anlam kaybı ile büyük bir hayal kırıklığına yol açmayacaktır.
Kaynakça: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4440710
Yazar: Işıl HORZUM