KAYGI

Kontrol İhtiyacı Bazen Kaygının Kendisinden Daha Büyük Bir Sorundur
Bazı insanlar kaygı yaşadıklarını söyler.
Ama dikkatli dinlediğinde şunu fark edersin:
Mesele kaygı değildir.
Kaygının kendisi çoğu zaman kısa sürer.
Gelir ve geçer.
Ama bazı kişilerde kaygı geçmez.
Çünkü kaygının kendisinden çok,
kaygının ne anlama geldiği problem haline gelir.
Ve o anlam genellikle şudur:
“Kontrolü kaybediyorum.”
Kaygı Değil, Kontrolün Kaybı Korkutur
Bu tür bir yapıda kişi şunu yaşamaz:
“Kaygılandım.”
Şunu yaşar:
“Buna engel olamıyorum.”
Aradaki fark küçük gibi görünür ama değildir.
İlkinde bir duygu vardır.
İkincisinde bir tehdit.
Bu yüzden kaygı başladığında asıl hareket şudur:
Onu durdurmak, bastırmak, önlemek.
Ama burada bir paradoks ortaya çıkar.
Kaygıyı kontrol etmeye çalıştıkça,
kaygı daha merkezi hale gelir.
Sistem Neden Bu Kadar Sert Çalışır?
Çünkü çoğu zaman bu insanlar hayatlarının erken dönemlerinde
çok net bir şey öğrenmiştir:
“Zayıf olmak güvenli değil.”
Bu doğrudan söylenmiş de olabilir,
hiç söylenmemiş de.
Ama deneyim olarak şudur:
Duygularına alan yoktur
Zorlandığında destek yoktur
Hata yaptığında anlayış yoktur
Dolayısıyla kişi zamanla şunu geliştirir:
“Ben güçlü kalırsam sorun çıkmaz.”
Bu, bir süre işe yarar.
Hatta çoğu zaman dışarıdan bakıldığında “çok iyi işleyen” bir yapı gibi görünür.
Ama bedelin ödendiği yer içeridir.
Kaygı Bir Zayıflık Değil, Çatlak Noktadır
Bu kişiler genellikle uzun süre “iyi gider”.
Ta ki sistem bir yerde zorlanana kadar.
İşte o noktada kaygı ortaya çıkar.
Ama kaygı burada bir bozukluk değil,
sistemin taşıyamadığı bir yükün sinyalidir.
Sorun şu ki, kişi bunu böyle okumaz.
Şöyle okur:
“Bu olmamalıydı.”
Ve hemen müdahale eder.
İç Sesin Tonu
Bu noktada iç ses devreye girer.
Ve çoğu zaman bu ses:
Serttir
Acelecidir
Toleransı düşüktür
“Toparlan.”
“Abartıyorsun.”
“Kontrol et.”
Bu ses kişiye ait gibi hissedilir.
Ama çoğu zaman öğrenilmiş bir sestir.
Geçmişte işe yaramış bir düzenleyici.
Bugün ise baskılayıcı bir mekanizma.
Utanç: Görünmeyen Katman
Kaygının altında çoğu zaman bir de utanç vardır.
Ama bu utanç doğrudan ifade edilmez.
Daha çok şu cümlelerle çıkar:
“Böyle görünmek istemiyorum.”
“İnsanlar fark ederse…”
“Zayıf görünürüm.”
Bu noktada kaygı artık sadece içsel bir deneyim değildir.
Bir sosyal risk haline gelir.
Ve kontrol ihtiyacı daha da sertleşir.
Peki Bu Döngü Nasıl Kırılır?
Burada yapılan en büyük hata şudur:
Kaygıyı ortadan kaldırmaya çalışmak.
Oysa mesele kaygı değildir.
Mesele, kaygıya verilen anlam ve onunla kurulan ilişkidir.
Çalışma şu yere doğru gider:
Kaygıyı bastırmak yerine fark etmek
Hemen düzenlemek yerine biraz kalabilmek
Kontrol etmek yerine deneyimleyebilmek
Bu, kişinin alışık olduğu bir şey değildir.
Çünkü o sistem ya kontrol eder
ya da kontrol edilir.
Ama üçüncü bir alan vardır.
Ne tamamen güçlü olmak zorunda olduğu,
ne de tamamen dağılacağı bir alan.
İlk başta yabancı gelir.
Ama gerçek değişim orada başlar.
Son Bir Şey
Bazı insanlar kaygıdan kurtulmak ister.
Bazıları ise kaygı yaşamamayı.
İkisi aynı şey değildir.
Kaygıyı hiç yaşamamak isteyen biri,
çoğu zaman hayatı da daraltır.
Ama kaygıyı yaşayabilen biri,
genişler.
Ve çoğu zaman terapi dediğimiz şey,
insanı güçlü yapmaktan çok,
güçlü olmak zorunda olmadığı bir yere yaklaştırmaktır.


