Tanımlanamayan duygular

Tanımlanamayan duygular

Tanımlanamayan Duygular

Bazen öyle anlar gelir ki içinde bulunulan duyguları tanımlamak imkansız hale gelir. Bazen insan öfkeden boğulur ancak neye öfkelendiğini bilemeyebilir. İçinden sadece dağıtıp yok etmek, kırıp parçalamak geçer. Bu, kadınlara ve erkeklere göre farklılık gösterebilir. Toplumsal olarak bilinen ve yaygın olan kanı, erkeklerin daha öfkeyle hareket ettiği, saldırgan davranışlar sergilediği, kadınların ise baş edemedikleri ya da ne olduğunu bilmedikleri durumlar karşısında ağlama reaksiyonu ve/ya çaresizlik içinde bekleme tepkisi verdikleri yönündedir. Bu durumun doğru olması mümkün ancak yaşanan durumları açıklamaya her zaman yeterli değildir. Şöyle ki, erkekler de çaresizlik hissedebilir ve ağlamak isteyebilirler. Ama yerleşik toplum düzeninde, ki bu toplum düzenini bağlı bulunulan aileden tutun da içinde yaşanılan çevreye, örfe, geleneklere dek her şey etkilemektedir, erkeklere içlerindeki çaresizlik duygularını ağlayarak ifade etmelerine olanak verilmez; şarkılarımızda bile yer edinmiştir ya: “erkekler ağlamaz”. Oysa ne acı verici bir şeydir bir insanın (erkek ya da kadın, hiç fark etmez) içinden geldiğinde doyasıya ağlayamaması. Bu durum, toplumun erkeklere yönelik acımasız bir baskısıdır. Çocukken ağlayabilen erkekler, her ne oluyorsa yetişkinliğe doğru adım attıkça (ki buna ilk ergenlik dönemi de dahil) ağlayabilme özgürlüğünden feragat etmektedirler. 

Kadınlara yönelik değişik bir acımasız toplum baskısı ise, kadınların yapabilecekleri halde bir şeyleri yapamayacak kadar zayıf, güçsüz, çaresiz bir konumda değerlendirilmesi, yanında bir “erkeği” olmadıkça dış dünyayla baş edemeyeceği kanısının uyandırılması şeklinde gerçekleşir. Bunun bir diğer formu da, kendilerinin de en az erkekler kadar bir şeylerin altından kalkabileceklerini ispatlamış kadınlara yönelik ön yargılarda izlenir: “erkek gibi kadın.” Bütün bunların hepsi, aslında toplumsal sayıltılar olarak kalabilecekken, kendini gerçekleştiren kehanet gibi sürekli olarak nesilden nesile aktarılan ve aynı zamanda doğru olarak aktarılıp deneyimlenen olgular halini almaya başlar. Erkekler, ağlamamaya, zayıf yanlarını göstermemeye, güçsüz hissederlerse kendilerini suçlamaya; kadınlar ise kendilerini bir erkek partnerleri olmayınca yalnız, çaresiz ve savunmasız hissetmeye; eğer bir şeylerin üstesinden gelebilirler ise “erkek gibi” hissetmeye başlarlar; bu meyanda erkek gibi olmak, kadınlara da erkeklere de gerçekte olduklarından daha fazlasını olmayı zorunlu kılan bir kılıf halini alır. Erkekler kıraathanelerde, futbol sahalarında, trafikte, gösterilerde “erkek gibi” davranmalıdırlar; edebiyatla, sinema ya da tiyatroyla ilgileniyorsa, dans ediyorsa vb. erkekliklerinden bir şeyler kaybetmiş sayılırlar. Kadınlar da erkeklerin ilgi alanı sayılan bilimlerden, spor alanlarından ya da diğer çalışma alanlarından nasılsa anlamayacaklarından hiç oralara yönelmezler bile; onlar erkek işidir çünkü. 

Peki hiç düşündünüz mü sizi çeşitli sıfatlarla nitelendiren insanlar da aslında aynı şeyleri hissetmelerine rağmen neden kendi hislerini, yaşantılarını sanki kendileri yaşamıyorlarmışçasına dışsallaştırırlar? Ve siz neden her seferinde size yöneltilen bu eleştirileri üzerinize aldığınızın farkına varmadan öfkelenir, kırılır, hayata küsersiniz? Oysa sistem bir fasit döngü halini almıştır bile, kadınlara ve erkeklere yine yüklenilen “yapılmalı ve yapılmamalılar” listeleri, bunlara karşı geldiği varsayılan kişilere yöneltilen eleştiriler, eleştirilen kişilerin sebebini algılayamasalar da yaşadıkları öfke, üzüntü, dışlanmışlık hisleri, onların da farkına varmadan aynı sistemi ve hisleri başkalarına yöneltmesi şeklinde kendini doğrular durur.

Bu makale 14 Mart 2019 tarihinde güncellendi. 0 kez okundu.

Yazar
Uzm. Psk. Serpil Kızıltaş Günyüz

Uzm. Psk. Serpil Kızıltaş Günyüz
Uzm. Psk. Serpil Kızıltaş Günyüz
İstanbul - Psikoloji
Facebook Twitter Instagram Youtube