Narsissus’un efsanesinden isim alan ve bugünkü narsisizme dönüşüm süreci halen devam eden bir yolculuktur. Psikanalistler, kişilikleri, özsaygılarını kendileri dışından onay alarak sürdürme çabası etrafında örgütlenmiş kişileri narsisistik olarak adlandırırlar (McWilliams, 2017). Narsisizm psikanalizde Otto Rank’in ve Sigmund Freud’un yazıları üzerinden yolculuğuna başlamıştır; bugün ise günlük dilimizin bir parçası haline gelmiştir (Schmidt 2019). Narsisizmin kelime anlamı; bireyin kendi vücuduna yönelttiği arzu ve haz anlamına gelmektedir (Özsaydın,1984; Karaaziz ve Erdem Atak, 2013). Narsisizm kelimesi ilk kez 1898 yılında psikanalitik kuramcı H. Ellis tarafından psikolojik bir kavramı açıklamak amacıyla kullanılmış ve Ellis narsisizmi özellikle kadınlarda görülen ve cinsel dürtüleri bireyin kendisine hayranlıkla yöneltmesini içeren duygular olarak açıklamıştır (Rozenblatt, 2002; Karaaziz ve Erdem Atak, 2013).

Freud, “narsisizm” kelimesini Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme isimli makalesinde kullanmıştır; Freud’un, “Narsisizm Üzerine Bir Giriş” adlı makalesi narsisizm üzerine ilk önemli çalışması olarak kabul edilir ve narsisizmin psikanalizdeki yeri bu makaleye dayanmaktadır. Freud narsisizmi: Dış dünyadan çekilen libidonun benliğe yönetilmesiyle ortaya çıkan bir durum olarak açıklamaktadır; Freud kişinin iç dünyasından değil de dış dünyadan nesne yatırımını çekerek oluşturulduğunu söylediği narsisizmi birincil ve ikincil olarak ayırıp narsisizmi birincil bir narsisizm üzerine eklenen ikincil bir narsisizm olarak kavramlaştırır (Freud, 1914; Karaaziz ve Erdem Atak, 2013). Narsisizmin anlaşılması konusunda en büyük katkıyı psikanalitik teorilerden Nesne İlişkileri ve Kendilik Kuramı sağlarken, günümüzdeki önemini korumasını 1980 yılında yayımlanan DSM-III’e borçludur. (Ozan ve ark., 1980; Karaaziz ve Erdem Atak, 2013).

Patolojik Narsisizm ve Normal Narsisizm

Narsisizm normal ve patolojik düzey olarak iki eksende ifade bulmaktadır: Normal narsisizm, bireyin kendisi, yakın çevresi ve çevresindeki diğer bireylerle uyumu ve çevresinin beklentilerini karşılayabileceği duygusunu yaşantılaması olarak tanımlanmaktadır (Rozenblatt, 2002; Karaaziz ve Erdem Atak, 2013). Bireyin, değer ve özgüveninin hiçbir kuşku duyulmaksızın olabildiğince yüksekte bulunması ve diğerleri tarafından gelen eleştiri ya da olumlu/olumsuz etkilerin kişinin özgüvenini olumsuz yönde etkileme gücünün en aza indirildiği durumdur; birey çevresindeki diğerlerinin onla ilgili görüş ve düşünceleriyle beslenmek yerine kendisiyle ilgili olan görüş ve düşüncelerine odaklanır ve de özgüvenini bu şekilde kabartarak doyurur (Akhtar, 1989; Karaaziz ve Erdem Atak, 2013). Bireyin diğerleri tarafından sevilme, beğenilme, takdir edilme vb. tepkiler alması her insanı mutlu eder; işte bu beklentiler ya da gereksinimler narsisistik gereksinimlerdir ve bu gereksinimlere tüm insanlar ihtiyaç duymaktadır. Bu odakta amaç çevre tarafından kendince hak ettiği değeri almak ve kabul görmek olarak görülmektedir. Bu çabanın ardından kendince hak ettiğine inandığı değeri ya da kabul edilmeyi yaşayamayan birey ise narsisistik yaralanma, kırılma yaşayabilir.

Patolojik narsisizm ise bireyin kendinden tamamen emin ve başkalarının düşüncelerini önemsemez bir tavırla davranmalarına rağmen içsel süreçte tamamen başkalarının düşünceleriyle beslenmeye açıktır. Bu durum da bu bireylerin dış görünüşlerindeki abartılı güvenleri ve kendinden emin tavırlarının aksine iç süreçlerinde kendilerine güvenmeyen bireyler olduklarının göstergesidir (Karaaziz ve Erdem Atak, 2013).

Bu durum bir biçimde reaksiyon formasyon olarak görülebilir. Patolojik narsisizmdeki en önemli nokta bireyin tamamen dıştan gelen yorumlarla beslenmeye açık ve muhtaç olmasıdır. Normal narsisizmle patolojik narsisizmin ayırımını sağlayan ve farkını ortaya koyan noktada budur. Aynı zamanda patolojik narsisizmde bireyler kendi içlerinde kendilerine yönelik değersizlik ve kendilerinde hoşlarına gitmeyen diğer olumsuz özelliklerini çevrelerine projekte ederek rahatlama yolunu seçmektedir. Bu nedenledir ki; patolojik narsisizm bireylerde kendilerine yönelik ifade edilen olumsuz duygulara, eleştirilere aşırı duyarlı tavırlar (aşırı öfke, saldırganlık vb.) görülür (Kernberg, 1975; Karaaziz ve Erdem Atak, 2013). Aslında patolojik biçimde narsisist bireyler kendilerini, kendilerine göre bir şekilde tehdit ettiğine inandıkları durumlardan korumak adına bir nevi savunma mekanizması geliştirip bu şekilde bir kişilik organizasyonu içerisine girmiş gibidirler.

Narsistik kişilik bozukluğu 1980 yılında APA tarafından DSM-III’te: “Grandiyöz tarzda önemli ve eşsiz olma duygusunu yaşantılama; başarı, güç, zeka, güzellik gibi kavramlara sınırsız bir biçimde sahip olduğuna inanma veya ideal aşk düşlemini kurma; olumsuz yaşam olaylarına tahammülsüzlük; herhangi bir sorumluluk almadan ayrıcalık ve hak talebi içerisinde olma; eşduyuma olabildiğine az derecede sahip olmak, hatta olamamak” olarak yer almıştır. Psikodinamik yaklaşıma göre, çocukluk çağında yaşanan korku, başarısızlık, bağımlılık gereksinmelerinin ebeveyn yokluğu ya da herhangi bir rahatsızlık sonucu ihmal edilmesi, eleştiri ya da sergilediği davranışlara yönelik alaycı tepkiler görmesi, patolojik narsisizmin gelişmesine ve bunu narsisistik kişilik bozukluğuna yol açmasına sebep olmaktadır (Güleç ve Köroğlu, 1998; Karaaziz ve Erdem Atak, 2013).

Şiddet

Şiddet, birey tarafından kasten karşıdaki kişiye ya da kişilere yapılan zarar verici davranışların ve olayların tümünü içermektedir; toplumumuzda sıkça başvurulan bu hareket tarzı maddi ve manevi çıkar, menfaatlerin elde edilmesini sağlamak amacıyla fiziksel, sözlü, psikolojik davranış türüdür. Şiddetin içerisinde öfke, saldırganlık gibi iki ana kavram bulunmaktadır (Amirigargiri, 2013). Saldırganlık bir kişiye, diğerine veya nesneye yönelik yaralayıcı ve kırıcı davranışlar olarak tanımlanabilir. (Özmen, 2004).

Öfke ve saldırganlık kavramlarını birbirinden ayrı bir şekilde düşünmenin imkansız olduğunu literatürü incelediğimizde karşımıza çıkmaktadır; bu durum iki kavramın eş anlamlı kavramlar haline gelmesine sebep olmuştur (Özmen, 2004). Öfke bir duygu olarak, saldırganlık ise bir davranış biçimi, dürtü olarak tanımlanmaktadır.

Freud (1954) saldırganlığı, mutlak bir haz aramak ve ağrıdan kaçmak için verilen ilk tepki olarak açıklamıştır. Daha sonra Freud’ un fikirleri, dürtü temelli ve sadizm odağında olmuştur; fikrini geliştirmesi ile dürtü kuramını açıklamıştır: Yaşam dürtüsü (Eros) ve ölüm dürtüsü (Thanatos) kavramları bu kuramda yer almıştır.. Son kavramsallaştırmayla birlikte, saldırganlığı ölüm dürtüsünden kaynaklanan, doğuştan gelen bir dürtü olarak tanımlamıştır. Dürtü kavramı, Freud’un insan ruhsallığını anlayabilmek açısından geliştirdiği temel kavramlardan biridir ve yeni bir teorik dil oluşturmasında önemli bir işlevi yerine getirmiştir; Dürtü kuramı düalist bir nitelik arz eder; ilk kuramda cinsel dürtüler-kendini koruma dürtüleri (benlik dürtüleri) ikiliği olarak karşımıza çıkarken, 1920 yılında Haz İlkesinin Ötesinde adlı çalışmasında ortaya koyduğu ikinci kuramında yaşam dürtüleri-ölüm dürtüleri karşıtlığı olarak kavramlaştırılır ( Terbaş, 2018). Freud‟a (1969) göre, her insan Thanatosu sürdürür ve bu nedenle saldırganlık kaçınılmaz ama onun ifade niyeti ve yaşam dürtüsünün yardımıyla değiştirilebilir. Bu engellenmeye çalışıldıkça daha çok agresif bir davranış ortaya çıkabilmektedir (Amirigargiri, 2013).

Herbert Rosenfeld Freud’un Eros ve Thanatos’a dair kavramlaştırmasını narsisistik durumlara uygulayarak narsisizmin anlaşılmasında adeta çığır açmıştır. Rosenfeld (1971) kaynaşmamış durumdaki ölüm dürtüsünün klinik uygulamada orijinal biçimiyle –ölüm arzusu ya da hiçlik durumuna çekilme– şeklinde görülmediğini belirterek nesnelere ya da kendiliğe yönelik yıkıcı süreçler şeklinde tezahür ettiğini iddia ederek, dolayısıyla kuramında “narsisizmin yıkıcı ve libidinal görünümlerine” odaklanmıştır (Terbaş, 2018)

Terbaş’ın Psikanalizin Dili Dergisi’nde yayımlanan makalesinde (2018): “Rosenfeld’e (1971) göre “libidinal narsisizm”de kendiliğe aşırı oranda değer verme, kendiliğin idealleştirilmesi söz konusudur; bu iyi nesnelerle ve onların nitelikleriyle tümgüçlü içe-atımsal ve yansıtmalı özdeşleşmelerin edinilmesi yoluyla olmaktadır. “Yıkıcı narsisizm”de de kendiliğin idealleştirilmesi söz konusudur, fakat bu kez kendiliğin tümgüçlü yıkıcı tarafları idealleştirilir. Kendiliğin yıkıcı tarafları nesneye bağımlı olmayı arzulayan, nesneye ihtiyaç duyan libidinal kendiliğe ve libidinal nesne ilişkisine karşı yöneltilirler. Kendiliğin yıkıcı tarafları sessiz, gizli bir şekilde çalışabilir: Nesnenin kendilikten ayrı olduğunun algılanması kendiliğin idealleştirilmesi açısından bir tehdit oluşturur ve kendiliğin yıkıcı tarafları belirgin hâle gelir. Hastanın kendi yaratıcı süreçlerine atfettiği değerli nitelikleri nesnenin ihtiva ettiğini fark etmesi küçük düşme ve bozguna uğrama duygularına neden olur. Aynı zamanda kendiliğe yönelik yıkıcı etkiler de görünecektir. Bazı hastalar çok depresif olabilirler ve intihar girişiminde bulunabilirler; ölüm arzusu duyabilirler, ölüm idealleştirilebilir ve sorunların tek çözüm yolu olarak görülebilir.”

Rosenfeld’e göre (1971) hastanın yıkıcı narsisizmi adeta bir “çete” gibi örgütlenmiştir; bu çetenin lideri, çetenin tüm üyelerini suça yönelik yıkıcı faaliyetlerde bulunmaları için kontrol eder. Narsisistik örgütlenme yalnızca yıkıcı narsisizmi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda gücü sürdürmeye ve statükoyu devam ettirmeye yönelik savunucu bir amaç da taşır. Burada asıl amaç örgütlenmenin zayıflamasını ve üyelerin yıkıcı örgütlenmeyi terk etmelerini ve kendiliğin olumlu taraflarına katılmalarını önlemektir (Terbaş, 2018).

Değişmek, yardım almak yıkıcı narsisistik örgütlenme tarafından bir hata ya da yetersizlik şeklinde deneyimlenir.

Güncel literatür de genelikle, narsisizm kavramının farklı toplumlarda da saldırganlık ile ilişkilerini ele almıştır; Narsisizm ve özellikle saldırgan davranışlar arasında güçlü bir ilişki görülmektedir.

Kaynaklar

Akhtar, S. (2016) Ağır Kişilik Bozukluklarının Tanı ve Sağaltımı için Başvuru Kitabı. İzmir: Meta Basım.

Amirigargari, A. (2013) Kadına Yönelik Şiddet, Narsizm ve Saldırganlık Arasındaki İlişki, Haliç Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul

Karaaziz, M., Erdem Atak, İ. (2013) Narsisizm ve Narsisizmle İlgili Araştırmalar Üzerine Bir Gözden Geçirme, Nesne Psikoloji Dergisi, 1 (2), s.44-59.

Köroğlu, E., Bayraktar, S. (2007) Kişilik Bozuklukları, 1. Basım, Ankara: HYB

McWilliams, N. (2017) Psikanalitik Tanı, Klinik Süreç İçinde Kişilik Yapısını Anlamak. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Özmen, S.K. (2004) Aile İçinde Öfke ve Saldırganlığın Yansımaları, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Yıl: 2004, Cilt: 37, Sayı: 2, 27-39

Schmıdt, A. (2019) Kernberg ve Kohut’un Narsisistik Kişilik Bozukluğu Kuramlarının Karşılaştırması, Review, Türk Psikiyatri Dergisi 2019;30(2):137-41

Terbaş, ö. (2018) Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği, Psikanalizin Dili Dergisi, 9 Temmuz 2018 , Sayı Eros // X Thanatos, Genel, Yazılar


Antalya Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!