Çatışma ve Çatışma Çözümünde Duygular


Çatışma ister ev içerisinde ister iş yerinde, isterse gruplar arasında ortaya çıksın duygular, çatışmanın hem meydana gelmesinde hem süreç boyunca hem de çatışmanın çözümlenmesinde merkezi bir rol oynamaktadır. Duygular çatışmayı, çatışma da duyguları doğurmaktadır. Dahası, çatışma koşulları altında eğer bireyler kimliklerinin tehdit edildiğini hissederlerse duygular daha etkili hale gelmektedir. Duygulardan bağımsız bir çatışma tanımı eksik bir çatışma tanımıdır zira duygunun olmadığı yerde çatışma da görülmez demek yanlış olmaz. Öfke, engellenme, suçluluk, utanç, sempati, saygı ve korku çatışmayla ilişkili duygulardan sadece bazılarıdır.
Aynı zamanda duygular çatışma çözümü sürecine de eşlik etmektedir ve bu süreci etkileme potansiyeline de sahiptir. Çatışma çözümü çatışmanın uzlaşmayla sona ermesi anlamına gelir, ancak bu uzlaşı tarafların uzlaşma isteğine bağlıdır. Her ne kadar insanlar prensipte barış yanlısı olduklarını ifade etseler ve uzlaşı için karşılıklı tavizin kaçınılmaz olduğunu bilseler de bu bilgi gerçek hayatta eyleme dönüşmeyebilir.
Duygular çatışma çözümü için engelleyici ya da destekleyici olabilmektedir. Çatışma çözümündeki engelleyici rol oynayan duyguların başında nefret duygusu gelmektedir. Özellikle uzun süren, tarihsel bir geçmişe dayanan çatışmalarda diğer gruba duyulan uzun süreli öfke nefrete dönüşmektedir. Lindner (2014) bu tür duyguların altında, dış grubun, ait hissettiğimiz gruba kasti olarak saygısızlık yaptığını düşünmemizin yattığı fikrini öne sürer ve ekler; “Ne kadar incitilmiş hissedersek o kadar öfkeleniriz”. Örneğin, Halperin (2011) İsrail – Filistin çatışması üzerine yaptığı çalışmada duyguların barış sürecinde nasıl bir rol oynadığını incelemiş, İsrailli Yahudiler ’in sahip olduğu korku, öfke, nefret gibi duyguların barış sürecinde uzlaşmayı engelleyip çatışma çözümü ile sonuçlanması hedeflenen müzakere sürecine bireylerin desteğini azalttığını göstermiştir.
Bununla birlikte Gruplar Arası Duygu Teorisi (Intergroup Emotions Theory) ayrımcılık ve benzeri gruplar arası davranışları duyguların öncüllerini ve gruplar arası ilişkiler bakımından duyguların sonuçlarını kuramlaştırmayı amaçlamaktadır. Diğer bir deyişle bu kurama göre bireyler bir grupla kimliklendikleri ve kimliklendikleri bu grup benliklerinin bir parçası haline geldiği zaman gruplar arası duyguları deneyimlerler. Dolayısıyla gruptaki bireylerde grupla kimliklenme düzeyi arttıkça grup temelli duygular (korku, öfke gibi) geniş kitlelerde kolektif bir biçimde gözlemlenebilir. Olumsuz duygunun çatışmayı, çatışmanın olumsuz duyguları beslediği bir sarmalda örneğin öfke özellikle grupta başkaları tarafından da tecrübe edildiğinde daha rekabetçi tepkileri körükler. Yine benzer bir şekilde Allred ve diğerleri (1997) yaptıkları deneysel çalışmada yüksek düzeyde öfke ve düşük düzeyde sevecen duygular deneyimleyen arabulucuların gelecekte daha az iş birliği yapma ve daha az ortak hedef gerçekleştirme eğilimine sahip olduklarını göstermişlerdir.
Araştırmacılar duyguların sadece gruplar arası çatışmalarda etkisine bakmamışlar aynı zamanda evlilik ve aile içi çatışmaları da duygular çerçevesinde incelemişlerdir. Örneğin Prager (1991) olumsuz duygu göstermenin romantik partnerler arasındaki çatışma çözümünü olumsuz etkilediğini göstermiştir. İnsan da diğer hayvanlar gibi primer korkularının olmasının yanında geçirdiği sosyokültürel gelişimlerle birlikte korkuyla ilişkili gözlem yapabilme ve sözlü iletişim kurma becerisi edinmiştir. Bu da insanın daha az risk almaya çalışmasına yol açmıştır. Fakat çatışmanın çözümünde korku uyandırmak, taraflara avantaj sağlamaktan ziyade yapıcı bir çözüm yolunu imkansızlaştırabilmektedir.
Her ne kadar negatif olarak adlandırılabilecek duygular çatışma çözümünün ve müzakerenin önünde engel teşkil edip yıkıcı bir etki gösterse de güven, yakınlık, umut, empati, sıcaklık gibi pozitif duygular da müzakereyi ve çatışma çözümünü destekleyici bir rol üstlenebilmektedir. Rosler ve diğerleri (2015) yaptıkları güncel bir çalışmada, çözümlenemeyen bir çatışma örneği olarak İsrail- Filistin örneğini incelemiştir. Çatışmaya yönelik tutumlarda hem empatinin hem de umut duygularının, çatışmanın yükseldiği ve düştüğü farklı dönemlerde yordayıcı oldukları bulunmuştur.
Bu görüş çatışmanın döngüsel bir süreç olduğunu düşünen kamp ile paralel bir bakış açısı taşır. Zira çatışma tekrar eden bir döngüyse bu döngünün ilk aşamaları çatışmayı önlemek için uygun bir zamandır. Çatışmanın zirve yapışından sonraki aşama çatışma çözümü stratejilerinin uygulanması için daha uygun bir aşama olarak görülmüştür. Bu bağlamda da çatışmanın doğru aşamasında destekleyici duyguların teşvik edilip çatışma çözümüne ket vurması muhtemel duyguların doğru aşamada önüne geçilmeye çalışılması müzakere ve çatışma çözümü süreçlerini besleyebilir.
Yapılan çalışmalar çatışmanın şiddetini azaltmak ya da tamamen ortadan kaldırmak için olumlu duyguları meydana çıkaran çok basit yöntemlerin kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Baron ve meslektaşlarının (1990) yaptıkları çalışmada, mizah, hediye ya da övgü gibi son derece basit yöntemlerin olumlu duyguların ortaya çıkmasında etkili olduğunu bulmuşlardır. Bu gibi durumlarda bireylerin, olumlu duyguların etkisiyle gelecekteki çatışmaları çözme niyetlerinin daha fazla olduğu ve çatışmada rekabete daha az rağbet edildiği belirtilmiştir. Pozitif duyguların birçok bilişsel ve davranışsal süreci etkilediği gibi çatışma çözüm süreçlerini de etkilediği görülmektedir. Olumlu duygulanımın beyindeki dopamin seviyesini arttırarak yaratıcı problem çözme becerilerindeki performansın da buna paralel arttığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Bu bağlamda Chang (2017) üniversite öğrencileri ile yaptığı güncel çalışmada, duygulanımın sosyal problemlerin çözümü ile ilişkisini incelemiş ve olumlu duygulanımın arttıkça olumlu problem yöneliminin arttığını göstermiştir. Aynı çalışmada, olumlu duygulanımın rasyonel problem çözmeyi de yordadığı gözlenmiştir (Chang, 2017).
Ayrıca çözümlenemez çatışmalar için çözüm desteği nasıl sağlanabilir sorusunun yanıtını arayan araştırmacılar çatışma çözüm sürecinde umut duygusunun ikna edici mesajların aktarımı için bir araç olarak kullanılabileceğini öne sürmüşlerdir. Yine bu doğrultuda Carnevale ve Isen (1986) çalışmalarında yüz yüze müzakerelerde olumlu duyguların iş birliğini arttırıp yapıcı pazarlığa olanak sağladığını ve kavgacı taktiklerin azaldığını ortaya çıkarmışlardır. Aynı doğrultuda Baron ve diğerleri (1990) yaptıkları çalışmada çatışmanın organizasyonda çözümlenebilmesi üzerinde olumlu ruh halinin etkisini incelemişler ve ruh hallerinin organizasyondaki birçok süreçte etkili olmasına paralel olarak, sosyal sebeplerle ortaya çıkan pozitif ruh hallerinin organizasyonel çatışma yönetimi stratejilerini destekleme eğiliminde olduğunu göstermiştir.
Tüm bunların yanında, yapılan çalışmaların sonuçları çatışma çözümü süreçlerinde duyguların ifade edilmesinin ve düzenlenmesinin de önemli olduğunu göstermiştir. Her iki duygu grubunu (pozitif ve negatif) ifade edebilen ve bu duyguları düzenleyebilen tarafların müzakerenin seyrinde ve sonuçlarında daha etkili oldukları bulunmuştur. Bununla birlikte olumlu duygulara karşı bir yanlılık olduğu söylenebilir. Kopelman ve arkadaşları (2006) yaptıkları deneylerde müzakerecilerin negatif ya da nötral duygular yerine olumlu duygular gösterdiklerinde daha fazla başarı elde ettiklerini ortaya koymuşlardır. Halperin ve Tagar (2017) duyguların gruplar arası çatışmalarla, çatışma yönetimi ve çözümüyle ilgili kamu desteğini güçlendirici etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Duyguların yol açtığı bu etki, kendini sadece grup düzeyinde değil aynı zamanda birey düzeyinde de göstererek çatışma çözümünün en önemli adımlarından biri olan “temas” için de itici bir güç olabilir.
Çatışma çözümü ve müzakere süreçlerinde sadece hangi duyguya sahip olunduğu ya da duygunun valansı önemli değildir, duyguların nasıl düzenlendiği de bu süreçlerde etkilidir. Gross (1998) duygu düzenlemeyi; hangi duyguları, ne zaman, nasıl tecrübe edeceğimizi ve bu duyguları nasıl ifade edeceğimizi yöneten süreçler olarak tanımlar. Diğer bir deyişle duygu düzenleme, duygunun nasıl tecrübe edileceğinin idare edilmesidir. Matsumo, Yoo ve LeRoux (2009) kültürel farklardan doğabilecek çatışmalarla başa çıkarken bazı psikolojik becerilere sahip olmanın gerektiğini ileri sürmüşler ve bu becerilere “adaptasyon ve uyumun psikolojik motoru” ismini vermişlerdir. Ayrıca bu “motoru” formülüze ederken kişisel gelişimin içeriğini duygu düzenleme, eleştirel düşünme, açıklık ve esneklik olarak tanımlamışlardır. Kısacası tarafların duygularını düzenleme yetileri çatışma ve çatışma çözümü süreçlerinde oldukça hayati bir rol oynamaktadır.
Kaynakça: https://dergipark.org.tr/tr/pub/muhakeme/issue/51405/476068
Yazar: Esra Hatice OĞUZ TAŞBAŞ