Zihnimiz hızlı ve kolayca bilgiyi elde etmek için ilk karşılaşma anından itibaren süzgeçten geçirmeye başlar. Karşılıklı iletişimin bir çok aşaması vardır ve beynimiz hızlı ve bilinç dışında bilgiyi toplar. Zihnin kategorize etme ihtiyacı yaşamsal bir fonksiyondur ve istendik ve planlı bir refleks değildir. Peki ya iki insan arasındaki iletişim ne zaman başlar? Birbirimizi fark ettiğimiz an başlar. Evet konuşmaya, göz göze gelmeye, tokalaşmaya, tanışmaya ihtiyaç olmadan sadece birbirimizi gördüğümüz an başlayan bir iletişim vardır. İletişim, sözel ya da sözel olmayan birçok ip ucunu içerir. Hızlıca içerikleri okur ve karşımızdaki ile ilgili bilgi toplamaya başlarız. Bu bilgilerden en çarpıcı olanları, yaş ve cinsiyettir. Yeni karşılaştığımız birinin kadın ya da erkek, yaşlı veya genç oluşuna göre davranış repertuarımızı yoklar ve hızlıca iletişim örüntülerimizi çıkarırız. Örneğin bir çocukla iletişim kuruyorsak ses beden dilimiz farklılaşacağı gibi, yaşlı biriyle de aynı şeklide değişecektir. İş dünyasında, üst düzey yönetici bir kadın gördüğümüzde davranış kalıplarımızı ya da atıflarımızı yoklayacak olursak, kadının böyle bir pozisyonda çalışmasının zorluklarını ya da kadının bu pozisyonu doğru yönetip yönetemeyeceğini sorgulayan birçok tutum içerisinde kendimizi bulabiliyoruz.

Öyleyse beyin bu kadar hızlı kategorize ederken ve cinsiyet kalıp yargılarının hayatımızda işlev görmemesi de mümkün değil. Biyolojik olarak kadın ve erkeği ayıran olgu toplumsal olarak da birçok kalıp yargıyı beraberinde getiriyor elbette. Kadınlar ne ister, erkekler ne ister, kadın nelerden hoşlanır, erkek nelerden hoşlanır, kadın hangi işi yapar, erkek hangi işi..

Daha minicik bir bebekken ayrılan bir kadın-erkek kalıbı var aslında. Giydiklerinin renkleri, oyuncakları, oturma biçimleri, konuşma içerikleri ve daha minicik bebek olan kız ya da erkeğin gelecek planlarıyla ilgili yazılmış senaryolar. Kadını ve erkeği biyolojik olarak birbirinden ayıran şeyler var kuşkusuz. Erkeklerin görsel-uzaysal hafızalarının kadınlarınkine oranla daha iyi olması gibi. Kadının sözel ve sözel olmayan ip uçlarını daha iyi yakalayabilmesi gibi beyinsel faaliyetleri mesela. Ama bu farklılaşmayı besleyen birçok toplumsal olgudan bağımsız değiliz. Erkeklerin oynaması için alınan oyuncakların görsel-uzaysal hafızalarını iyileştirmesi ya da kız çocuklarınsa, ait olma, sevilme beğenilme, kabul görme ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için onlardan beklenen kalıpları yerine getirmek için sözel ya da sözel olmayan iletişimde gelişmeleri mümkün. Biyolojik farklarımız ve farklı yetilerimizde birçok deneyim sonucu ortaya çıkabiliyor.

Evliliklerde dahi görev dağılımları için kalıplar ve öğretiler net. Ev işlerinde yetenekli erkek mizah konusu olabiliyor. Güzel yemekler yapan erkeklerin karısı çok şanslı fakat güzel yemekler yapan kadın için bu olması gereken bir durum. ‘Karımı çalıştırmam’ öğretisi ile koca bir evin sorumluluğunu yüklenmek var birde. Erkeği bir baskı altına sokuyor ve koca bir evin yükünü sırtında tek başına taşıyor birçok erkek. Oysaki bu öğreti yüzünden birçok evlilik maddi yetersizle sınanıyor. Doğru-düzgün işi olmadığı için kız verilemeyenler, acı çekse de ‘erkekler ağlamaz’ kültüründen gelip duygusal boşalımı dahi kendine çok görenler, baba olunca da çocuklarının geleceği ve evin geçimi için kendine aşırı yükleme yapanlar… ‘Toplumsal cinsiyet’ olgusu kadına birçok alanda haksızlık ettiği gibi, erkeğin de birçok insani duygusunu baskı altında tutup haksızlık yapıyor. Örneğin işi olmayan ve karısı çalışan bir erkek tuhaf karşılanıyor ve gazete manşetlerinde ‘borçları ödemeyen baba cinnet getirdi’ konulu haberleri görüyoruz. Kadının namusunu korumakta erkeğe düşüyor ve kız kardeşine karısına ya çocuğuna yapılan bir cinsel saldırıda bile kendinde bir yetersizlik hissedebiliyor. Öte yandan sevdiği kadın için de ‘ya benimsin ya toprağın’ diyerek onu ölümle tehdit ediyor. Bunların tam tersi zorlamalar kadını da yoruyor. Yemek yapmayı öğrenmeden evlenen kadın


Ankara Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!