Adil Dünya İnancı Düşüncesine Bir Bakış


Lerner’in (1965; 1977; 1980) adil dünya inancı kuramına göre, bireyler dünyanın adil bir yer olduğuna, herkesin hak ettiğini yaşadığına ve yaşadığını hak ettiğine inanmaktadırlar. Lerner aslında dünyanın adil bir yer olmamasına rağmen bireylerin dünyanın adil bir yer olduğuna inanma ihtiyacı, motivasyonu ve isteği nedeniyle inanmalarından dolayı adil dünya inancının bir yanılsama olduğunu ileri sürmektedir. Bu yanılsamanın işlevleri olduğu ileri sürülmüştür.
Lerner’e göre adil dünya inancı varsayımı yani bireylerin davranışları ile istendik sonuçlara ulaşıp istenmedik sonuçlardan kaçınabileceklerine olan inançları, bireylerin fiziksel ve sosyal çevrelerini sabit ve kararlı olarak algılamalarını, geleceğe dönük planlar yapabilmelerini, geleceği yordayabilmelerini ve yaşadıkları çevreyi kontrol edebilmelerini sağlamaya, bir diğer ifadeyle bireylerin çevreye uyumuna katkı sağlamaktadır. Kontrol edilebilir ve yordanabilir bir çevre içinde yaşayan bireylerin uzun vadeli amaçlara yönelik davranışlarda bulunabilecekleri öngörülmektedir.
Hafer’e (2000) göre, adil dünya inancı, harcanan gayretin ve yapılan yatırımın bireye olumlu yönde geri döneceği beklentisiyle bireylerin amaçları ve planları için motivasyon sağlamaktadır. Dünyanın adil bir yer olduğu inancı, bireylere hak ettikleri gibi davranılacağı ve haksız yere kurban konumunda olmayacakları konusunda bir güvence işlevi görmekte ve bu güven bireylerin içinde yaşadıkları dünyayı aktif olarak yapılandırabilmelerini sağlamaktadır. Adil dünya inancı, bireylerin gelecek algılarında güven duygusunun daha fazla yer almasına yol açmaktadır.
Adil dünya inancının; bireyin kendi kendine adil davranmasını sağlaması, diğerlerinin ona adil davranacağını düşünerek uzun süreli amaçlar edinebilmesi ve adaletsizliğe uğradığında bu durumu sindirebilmesi olmak üzere üç işlevinden söz edilebilmektedir. Adil dünya inancının eksikliği; bireyin şüpheli, tedirgin ve savunmasız hissetmesine, geleceği yordayamadığı durumlarda çevreye uyum problemleri yaşamasına neden olmaktadır. Yaptıkları olumlu davranışların ödüllendirildiği, olumsuz davranışların cezalandırıldığı, herkesin hak ettiği sonuca ulaştığı ve hiç kimsenin haksız yere mağdur durumunda olmadığı adil bir dünyada yaşadıklarına inanmadıklarında bireylerin çabaları anlamını yitirmektedir.
Sonucu yordanamayan adaletsiz olaylar, bireyin içinde yaşadığı kaotik çevreye uyum problemlerine, güçsüzlük, çaresizlik ve acizlik gibi duygular yaşamasına yol açmaktadır. Lipkus ve Siegler (1993) bireylerin davranışları ile karşılaştıkları sonuçların uygunluğuna inanma eğiliminde olduklarını ve bu uygunluğun aksine durumlarda geleceğin öngörülemez bir hal alacağını, dolayısıyla insanların bu yanılsamalarını ancak davranışlar ve sonuçlar arasındaki ilişkiye inanarak sürdürebildiklerini vurgulamaktadır.
Adil dünya inancı kuramının ileri sürülmesinde, bireylerin karşılaştıkları olaylardaki adaletsizlikleri akla uygun hale getirme yatkınlıklarının fark edilmesi etkili olmuştur. Dolayısıyla, adil dünya inancına ilişkin erken çalışmalar yaygın olarak adaletsizliği meşrulaştırma ve kurbanı suçlama eğilimi üzerine odaklanmaktadır (Kılınç ve Torun, 2011). Adil dünya inancının yansımaları çeşitli bilişsel stratejiler ile görülebilmektedir.
Janoff-Bulman’ın (1989) ileri sürdüğü Temel Varsayımlar Modeli’ne göre bireyler; dünyanın iyiliği, dünyanın anlamlılığı ve kendilik değeri olmak üzere üç temel varsayıma sahiptirler. Dünyanın iyiliği varsayımı, bireyin dünyayı ne kadar olumlu gördüğünün derecesini ifade etmektedir. Dünyanın iyiliği varsayımının bir boyutu kişisel olmayan dünyanın iyiliği iken diğer boyutu insanların iyiliğidir. Kişisel olmayan dünyanın iyiliği inancının yüksek olmasının dünyayı daha olumlu görmekle ilişkisi bildirilmektedir. Adalet, kontrol edilebilirlik ve rastlantı ilkeleri doğrultusunda kimin olumlu, kimin olumsuz deneyimler yaşayacağına ilişkin düşüncelere dayanan dünyanın anlamlılığı varsayımı, bireylerin dünyayı anlamlı ve kabul edilebilir olarak algılamasına katkı sağlamaktadır.
Heider (1958) adil dünya inancının daha genel bir bilişsel denge ilkesinden kaynaklanan yaygın bir bilişsel yanlılık olduğunu ileri sürmüştür. Bireyler, iyilik ve mutluluğu, kötülük ve cezayı ilişkili olarak düşünmekte ve adaletin hüküm sürmesi için bu ikililerin birlikte bulunmasını beklemektedir. Öte yandan iyilik ile mutsuzluk, kötülük ile mutluluk birlikte bulunduğunda ise bu durum bireyde bilişsel çelişkiye yol açmakta, bu bilişsel çelişki bireyi rahatsız etmekte ve birey bu çelişkiyi gidermeye güdülenmektedir. Heider’in “Denge Kuramı”, Festinger’in “Bilişsel Çelişki Kuramı”, Rosenberg ve Abelson’un “Bilişsel Denge Kuramı”, Newcomb’un “Objektif Denge Kuramı” bireylerin bu tür bir tutarsızlıkla karşılaştığında bu durumdan psikolojik uyum durumuna ulaşabilmek için çeşitli yollar deneyeceğini ve bunun bir gereksinim olduğunu ifade etmektedir.
Dünyanın aslında sabit, düzgün ve hakkaniyetli olmadığını gösteren ağır travmatik yaşantılar ya da tekrarlayan adaletsiz deneyimlerin varlığında bireyler bu inançlarını değiştirmek zorunda kalabilmektedir. Hafer (2000) bireylerin bu inançtan vazgeçmemek için direndiklerini belirtmektedir. Adaletsizliklere tanık olmak ya da hak etmeyen bireylerin kurban durumunda olması adil dünya inancını tehdit ettiğinde bireyler adil dünya inançlarını sürdürebilmek için adaletsizliği meşrulaştırmakta, yaşanan olumsuzluğu olduğundan küçük görmekte, başına gelen olumsuzluklara kurbanın kendisinin neden olduğuna inanma eğiliminde olmakta, hatta kurbanı suçlamaktadır.
Bu açılardan ele alındığında adil dünya inancı bir yandan bireyin olumsuz deneyimleri hak ettiğine inanmasına yani deneyimin mağduru olarak kendisini suçlamasına yol açabilmekte fakat diğer yandan birey olumsuz deneyimleri gelecek adalet beklentisi ile de ele alabilmektedir.
Kaynakça: https://dergipark.org.tr/tr/pub/hp/issue/65242/974207
Yazar: Ayşegül Sayan Karahan