“Travma” hepimizin hayatında yeri olan, en azından kelime olarak hepimizin kullandığı, bir çoğumuzun da deneyimlediği, yaralayıcı yaşam olaylarını ifade eden kavramdır. Bu başlık altında kastettiğimiz “yaralanma” daha çok “ruhsal yaralanma”dır. Neredeyse Her insan hayatının bir döneminde “büyük” (deprem, sel, yangın, kaza, anne-baba-kardeş-çocuk kaybı…) ya da “küçük” (yaşadığımız bir tartışma, uğradığımız bir haksızlık, azarlandığımız bir an…) travmalar yaşar. Aslında bu olayların büyüklüğü ya da küçüklüğü de insandan insana değişmektedir. Kimisi yaşanılan bir deprem sonrası hemen toparlanıp insanlara yardım etmeye çalışırken kimisi donup kalabiliyor ya da kimisi de her an deprem olacak korkusuyla yaşamak zorunda kalabiliyor. İnsanların tepkileri arasındaki farklılığı ortaya çıkaran etkenlerin ise; insanların çocukluk çağı yaşantılarında anne babaları tarafından yerinde ve yeterince desteklenmeleri, fiziki ve duygusal ihtiyaçlarının çocukluk çağında yerinde ve yeterince karşılanması, bakım veren kişinin (annenin) psikolojik açıdan sağlıklı olması gibi etkenler olduğunu düşünüyorum. Elbette ki bu ihtiyaçları yeterince karşılanan bir insan da travmatik bir yaşantıdan etkilenebilir; ancak toparlanma süreçlerinin bu ihtiyaçları ihmal edilen kişilere göre daha hızlı olduğunu söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Sonuçta psikolojik olarak bu tür travmaları belirli bir sürede hazmetmeye ve onarmaya müsait bir yapıya sahibiz. Ancak bazen bunu tek başımıza atlatmak ve yaşamaya işlevsel bir şekilde devam etmek mümkün olmayabiliyor.

Yaşadığımız an bizi derinden etkileyen ve dahası , belki de daha zoru, yaşadıktan sonra da tahakkümü altına alabilen, günlük işlerimizi dahi yapmamızı engelleyen, insanlarla ilişki kurmamızın önüne geçen, sürekli o anı tekrar yaşıyormuşçasına o ana bizi hapseden bir durum olarak bizdeki varlığını devam ettirebiliyor. En kötüsü de bu diye tahmin ediyorum; bir taraftan travmanın yarattığı korku, utanç, hayal kırıklığı gibi duygularla baş etmeye çalışırken, diğer yandan günlük yaşama devam etmeye çalışmak insanı çok zorlayan bir hale gelebilir. İnsan bir taraftan travmadan kaçmaya çalışırken diğer yandan nasıl olduğunu anlayamadığı bir şekilde travmanın içinde, sanki o anı tekrar yaşıyormuş gibi, bulabilir kendini. Bu hayatı sanki bir dürbünden, bir tünelden izliyormuş hissi verebilir. Çünkü beyin travmayla baş edememektedir ve baş edebilmek adına sahne yeniden tekrarlanmaktadır. Zaman geçtikçe de bu yaşam sadece bu travmatik sahne ya da sahnelerden ibaret hale gelebilmektedir.

Bunun dışında acıdan kurutulabilmek adına hissizleşme, zamandan ve mekandan kopma, kendine ve insanlara yabancı hissetme gibi savunma mekanizmaları aktifleşebilmektedir. Ayrıca kabuslar, geri dönüşler yaşayarak sahnenin tekrarı, çökkün bir hale bürünmek gibi belirtiler de gözlenebilir.

Sözün özü travma ve sonrasında insan, travmanın yaşandığı ana hapsolup yaşamın geriye kalan kısımlarını (ilişkileri devam ettirme, keyif alma, beslenme, keşfetme…) deneyimlemekten uzaklaşan bir hale gelebilir. Bunun yanında sevindirici ve umut verici olan ise travmanın işlemlenmesiyle ilgili olarak çok işe yarayan terapötik yöntemlerin (EMDR, Zihinsel Yeniden İşlemleme Terapisi (ZYT), yüzyüze psikoterapiler…) olmasıdır. Bu da insana hapsolduğu yerden çıkma şansı vermektedir. Zamana hapsolmadan yaşayacağımız günlerimiz olsun…


İstanbul Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!