Panik bozukluk nedir ?

Panik bozukluk nedir ?

Panik bozukluğu yineleyici, beklenmedik panik ataklarıyla birlikte, ataklar arasında beklenti kaygısı ile seyreden kronik bir anksiyete bozukluğudur. Panik ataklar, gün içerisinde hiç beklenmedik bir yerde ve zamanda aniden ortaya çıkar ve 10 dakika içinde doruk noktasına ulaşır. Ataklar yaklaşık olarak 15-20 dakika sürmekle birlikte bazen birkaç dakika, bazen de bir veya birkaç saat sürer. Panik ataklar sırasında ölüm ve delirme korkusu, kontrolünü kaybetme korkusunun yanında çarpıntı, göğüs ağrısı, bayılacakmış olma hissi, nefes darlığı gibi kardiyovasküler hastalıkları akla getiren işaretler vardır. Bu işaretler sonrası acil servise başvuran hastaya yapılan tıbbi incelemelere ve telkinlere rağmen korkularının giderilmesi ve hayati tehlikesinin bulunmadığının açıklanması oldukça zordur. İlk panik ataktan sonra hastaların birçoğunda yeniden atak geçirmeye karşı bir korku gelişir. Hastalar başlangıçta rahat iken, kısa süre sonra ataklar arasında gerginlik ve kaygı düzeyleri artar. Kaygılı beklenti, uyanıklık düzeyinde artış, motor gerginlik, panik atak gelişimine karşı bireyi koruyan eşiğin düşmesine ve yeni bir atak gelişme riskinin artmasına neden olur Panik bozukluğunda olaylarla ilişkili olmayan ve zaman zaman ortaya çıkan anksiyete yaşantısı vardır. Anksiyeteyle alakalı yoğun kaygı ve bunaltı, panik bozukluktaki kaçma davranışından sorumludur. Kaçma davranışının amacı atağı durdurmaktır. Ortam kaçmak için uygun olmadığında, hastalar sıkıntılı bir şekilde yürür veya sürekli konuşurlar. Hastanın atağın ne zaman ortaya çıkacağını bilmemesi kaçınma davranışını kuvvetlendirir, bu da yeni bir atağı hazırlayan anksiyete belirtilerine neden olur. Bazı hastalarda beraber yaşadıkları kişilerden ayrı düşme ya da eski sağlıklarını kaybetme endişesi vardır. Hastalar tanı konulamayan bir hastalıkları olduğu düşüncesine sahiptirler. Bu düşünce hem kronik bir anksiyete oluşmasına, hem de tıbbi veya tıp dışı arayışlar içine girmelerine neden olmaktadır 1980 yılında Amerika Psikiyatri Birliği‟nin hazırladığı DSM-III‟de panik bozukluk, anksiyete bozuklukları içinde ayrı bir tanı olarak ele alınmıştır. Ayrıca bu sınıflamada agorafobiye de anksiyete bozuklukları içinde tek başına veya panik bozukluk ile birlikte yer verilmiştir. DSM III- R‟de panik bozukluğa, agorafobiden çok daha fazla yer verilmiş ve agorafobi olmaksızın panik bozukluk sınıflaması da eklenmiştir (87). DSM-IV‟de ise agorafobili ve agorafobisiz panik bozukluk tanıları yer almaktadır (88). Dünya Sağlık Örgütü Ruh Sağlığı sınıflaması olan International Classification of Mental Disorders (ICD-9)‟da panik bozukluk tanı kategorisi bulunmazken, ICD-10‟da bir ay içerisinde bir kaç kez ağır otonomik bunaltı nöbeti geçiren hastalar için “panik bozukluk veya paroksismal bunaltı nöbetleri” tanısı kullanılmıştır (89). Panik Bozukluk populasyonda oldukça sık izlenilen psikiyatrik bir bozukluktur. Toplumda her on kişiden biri yaşamının bir döneminde, en az bir panik atağı yaşamaktadır. Ancak yineleyici panik atakların sıklığı %7 civarındadır. PB genel nüfusta yaygınlık oranı %1- 2 olarak bildirilmiştir (87). Eskiden panik bozukluğu yaygın anksiyete bozukluğunun akut bir formu olarak değerlendirilmiştir. Daha sonraları sodyum laktat ile panik atakların oluşturulması, ailesel kalıtımının gösterilmesi, trisiklik antidepresanlarla yanıt alınması bu hastalığın sınıflandırılmasında yeni bir ufuk açmıştır. Panik bozukluğu kapsamının agorafobiyi de içine alacak şekilde genişletilmesi ve önceden fobik bir bozukluk olarak değerlendirilen birçok durumun yeni ölçütlere göre Ülkemizde yapılan çalışmalarda panik bozukluk yaygınlığı %1,2-4,3 arasında bulunmuştur. Panik ataklarının yaşam boyu prevalansı ise % 4 civarındadır Panik bozukluğu tipik olarak geç ergenlik ve genç erişkinlik döneminde başlamaktadır, buna rağmen çocukluk ve geç erişkinlik dönemi başlangıçlı olan vakalar da vardır. Kadınlarda bozukluğun erkeklerden 3-3.5 kat fazla görüldüğü bildirilmektedir. Aile çalışmalarında da erkeklere kıyasla kadınlarda PB riskinin arttığı izlenir. Aile çalışmaları, panik atakların ve panik bozukluğun eğitim, etnik ve sosyal durumla bağlantılı olmadığını ancak boşanma veya ayrılığın panik atakları ve Panik Bozukluk riskini artırdığını göstermektedir. Anksiyete bozukluklarının ailesel geçişinde genetik faktörlerin önemli bir rol oynadığını gösterilmiştir. Tehdit algısı organizmanın bütünlüğüne zarar gelebilecek herhangibir durumda oluşan algıdır. Tehdit algısı durumunda vücutta çok yönlü değişimler izlenir. Tehdit algısına karşı aşırı uyarılmanın ileriki dönemdeki panik atakları tetikleyen sempatik sistem aktivasyonuna neden olduğunu belirtilmektedir.Vücutta genel bir alarm durumu oluşur. Organizmada sempatik aktivasyon sonrası kan basıncı artar, kalp hızlanır, kaslara giden kan artar, solunum hacmi artar, solunum hızlanır, beyinde ve vücutta adrenerjik hormonlar artar. Tüm bunlar daha uyanık ve aktif bir organizma için savaş yada kaç taktiğini uygulamasına zemin hazırlar. Bu aktivasyon devreye giren parasempatik sistem ile dengelenir. Panik Bozukluğu olgularına kabul gören hipotez yetersiz parasempatik sistem olduğudur. Tehdit algısı ile uyarılan beyinde sempatik aktivasyon olmakta ancak parasempatik aktivasyonda sorun olduğu düşünülmektedir. PB olan hastalarda, ilk panik ataktan önce olumsuz yaşam olaylarının sıklığının yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Retrospektif çalışmalarda, panik bozukluğu olan hastaların %80‟inde tanıdan önceki bir yıl içinde önemli yaşam stresörleri rapor edilmiştir ve hastaların büyük kısmı bu olayların PB‟un başlaması ile ilişkisi olduğuna inanmaktadır. PB oluşumu “stress – diyatez” modeli ile açıklanacak olursa, bu bireylerin olumsuz yaşam olaylarının oluşturduğu strese karşı duyarlı oldukları belirtilmektedir. Bu duyarlılık biyolojik faktörlere, sosyal desteklerin azlığına ve bilişsel süreçlerdeki değişikliklere bağlı olabilir Bilişsel davranışçı kuramcılara göre PB modelinin temel elemanları şunlardır; I- Klasik koşullanma: Agorafobik hastalar korktukları ortamlarla sistematik bir şekilde yüzleştirildiklerinde kaçınma davranışı ile panik atakların sıklığı ve şiddeti azalmaktadır. İlk evrede nötral uyaran ile birlikte rahatsız edici bir olay sonucu ortaya çıkan korkunun edinilmesi önemlidir. İkinci evrede ise zararsız bir durumun oluşturduğu korku tepkisi (koşullu tepki) kaçma ya da kaçınma davranışı ile öğrenilmiş olmaktadır. Ancak hastaların büyük bir bölümünde fobik kaçınmaya yol açan herhangi bir çevresel etmen ayırt edilememektedir. II- Korkudan korkma ve interoseptif koşullanma: Panik bozukluğu olan hastalar özgül dış uyaranlardan çok, içsel süreçlerden (panik atakları) korkmaktadır. Panik ataklar Pavloviyan interoseptif koşullanmanın sonucudur. Hafif bir baş dönmesi şeklindeki oldukça zararsız bir bedensel yakınma, öğrenilmiş çağrışımlar aracılığıyla kısa bir süre sonra ortaya çıkacak bir panik atağının ön belirtisi olarak değerlendirilir. Sonuçta bu koşullu uyaranı oluşturan içsel olaylar bir süre sonra panik atak şeklindeki koşullu tepkinin ortaya çıkmasına yol açacaktır. III- Katastrofik yanlış yorumlama: PB‟li hastalar atak sırasındaki belirtilerini yanlış bir biçimde yorumlama eğilimindedirler. Örneğin; göğüs ağrısı hasta tarafından kalp krizi geçirmekte olduğu biçiminde değerlendirilmektedir. Benzer şekilde depersonalizasyon veya derealizasyon duyumlarını, davranışları üzerindeki denetimini kaybetmekte ya da delirmekte olduğu biçimde algılayabilirler. IV- Anksiyeteye duyarlılık: PB‟li hastaların anksiyete duyarlılıkları artmış olduğu için stres oluşturan durumlar karşısında zararsız bedensel duyumlar gelişebilir ve bunlar yanlış bir şekilde yorumlanabilir. Ayrıca bu hastalar tekrar bir panik atak geçirebilecekleri yolunda otomatik düşünceler geliştirirler. Bu ve benzeri otomatik düşünceler kendi savunmalarını küçümsemelerine, güven duygularının yıkılmasına ve hastanın tam anlamıyla anksiyete durumuna girmesine yol açar. Buradan yola çıkarak panik bozukluk otomatik düşünce ve imgelerin gelişmesi ile açıklanmaktadır. Bu düşünce ve imgeler bireyin fiziksel, sosyal ve psikolojik iyilik halini tehdit eden temalar ile belirlidir

Bu makale 19 Mart 2019 tarihinde güncellendi. 0 kez okundu.

Yazar

Yard. Doç. Dr. Sabri Burhanoğlu, tıp eğitimini 1996 yılında başladığı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde 2002 yılında tamamlamış ve ardından aynı yıl Londra King's College Hospital, Luminal Gastroenterology Unitesinde gözlemci olarak görev yapmıştır. Uzmanlık eğitimine ise 2003 yılında Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Genel Cerrahi bölümünde başlamış ancak bu alandaki eğitimini kendi isteği ile yarıda bırakmış ve 2004 yılında azi Üniversitesi Tıp Fakültesinde Psikiyatri uzmanlığı eğitimine başlamıştır. Yrd. Doç. Dr. Burhanoğlu, 2009 yılında “Erkek Alkol Bağımlılarında Yürütücü İşlevler Ve Problem Çözmenin Ayıklık Süresi ve İçme Miktarı İle İlişkisi” adlı uzmanlık tezi ile Psikiyatri Uzmanı unvanını almış ve mecburi hizmet görevini Trabzon Ataköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde gerçekleştirmiştir. Yrd. Doç. Dr. ...

Dr. Öğr. Üyesi Sabri Burhanoğlu
Dr. Öğr. Üyesi Sabri Burhanoğlu
İstanbul - Psikiyatri
Facebook Twitter Instagram Youtube