Çağımızın Hastalığı: Bencillik Sahi, bize ne oldu?

Bir zamanlar “komşu” kelimesi güven demekti. Kapımız çalındığında tedirgin olmaz, soframızda bir tabak fazlasını düşünürdük. Şimdi ise kapılar kilitli, kalpler daha da kilitli. Aynı apartmanda yaşayıp birbirinin adını bilmeyen insanlar hâline geldik. Sahi, bize ne oldu?
Çağımız hız çağı. Her şey çabuk, her şey tüketilebilir. Daha çok kazanmak, daha çok görünmek, daha çok beğenilmek… “Ben” kelimesi “biz”in önüne geçti. Empati yerini hesap yapmaya, dayanışma yerini rekabete bıraktı. Acı çeken birini gördüğümüzde durup sormuyoruz artık: “Nasılsın?” Onun yerine içimizden sessizce geçiriyoruz: “Bana dokunmasın da…”
Bencillik artık sadece bir karakter özelliği değil; adeta normalleştirilmiş bir yaşam biçimi. Sosyal medyada duyarlılık paylaşımları yaparken, gerçek hayatta bir selamı bile esirgeyebiliyoruz. Herkes haklarından bahsediyor ama sorumluluklardan söz eden giderek azalıyor. Oysa birlikte yaşamanın bedeli, birbirimize karşı duyarlı olmayı gerektirir.
Aile içinde bile bu bencillik kendini göstermeye başladı. Dinlenmeyen eşler, görülmeyen çocuklar, anlaşılmayan yaşlılar… Herkes anlatmak istiyor ama kimse dinlemek istemiyor. Sevgi bile koşullu hâle geldi: “Beni mutlu ettiğin sürece yanındayım.” Oysa sevgi, tam da zor zamanlarda omuz verebilmektir.
Belki de asıl sorun, birbirimize değil kendimize yabancılaşmamız. Yorulduk, kırıldık, güvensizleştik. Ve korunmak adına kalplerimizin etrafına duvarlar ördük. Ama unuttuğumuz bir şey var: Duvarlar bizi korurken aynı zamanda yalnızlaştırır.
Yeniden “biz” diyebilmek mümkün. Küçük bir selamla, samimi bir hâl hatırla, içten bir anlayışla… Bencillik öğrenilmiş bir davranışsa, merhamet de yeniden öğrenilebilir. Soru şu: Gerçekten istemiyor muyuz, yoksa artık çabalamaya cesaretimiz mi yok?
Sahi, bize ne oldu?
Belki de asıl soru şu olmalı: Bundan sonra nasıl olmak istiyoruz?


