“Pan”, Yunan mitolojisinde insanoğlu gibi ölümlü olan tek mitolojik Tanrı olarak anılır. Mitolojiye göre, Pan, ormanlarda ve dağlarda, tenha yerlerde dolaşan gezginleri, yolcuları, sevgilileri aniden önlerine çıkarak korkutuyor, kendi halinde otlayan sürüleri ve diğer hayvanları korkunç çığlıklar atarak panikletiyormuş. İnsanlar, hayvanlar ve tüm canlılar da neye uğradıklarını şaşırıp korku içinde kaçışıyorlarmış. İşte panik kelimesinin kökeni de buradan geliyor; yani Yunanca “panikos” kelimesinden... Panik atak sorunuyla ilk kez tanışan günümüz modern insanı, artık yaşamındaki hiçbir durumun garanti altında olmadığını anlayıp, tıpkı mitolojik Tanrı Pan gibi bağırıp çağırıyor, panikleyip kaçıyor, acı çekiyor ve ne yaşadığını tam olarak anlayamadığı için de doğal olarak korkuyor.

Kişi herhangi bir tehlike hissettiğinde vücudu otomatik biçimde tepki gösteriyor, nefes alıp vermesi hızlanıyor, kalbi daha hızlı çarpmaya başladığından vücut ısısı artıyor, soğuk soğuk terlemeye başlıyor. Kaygı, korku ile en çok karıştırılan ve en yakın görünen duygu, oysa aralarında önemli farklılıkları var; kaygı, nedeni belirsiz ve bilinmeyen bir tür korku olarak tanımlanabilir. Buna göre kaygının en önemli özelliği, ferdi tehdit eden açık bir tehlike olmadığı durumlarda ortaya çıkması. Çünkü kaygı, her canlı varlığın en temel duygularından birisi ve doğumla başlıyor. Korku, bilinen ve anlık olarak yaşanabilecek bir tehlike veya duruma karşı ortaya çıkarken, kaygı daha çok bilinmeyen ve gelecekteki durumlarla ilgili oluyor. İnsanlarda kaygı duygusu korkuya oranla daha yaygın, daha yavaş ortaya çıkıyor ama sürekliliği daha uzun oluyor. Panik atak ise kişinin karışık korku ve kaygı duygularıyla dört bir taraftan kuşatılması durumu olarak biliniyor.

Yoğun iş temposuyla özel yaşamı arasında bir denge kurmaya çalışan ve beton yığınları arasına sıkışmış olan günümüz insanı, bir de iç dünyasında sınırları belli olmayan, görünmez duvarlar arasına sıkışıp kendisini bitmiş ve çaresiz hissedebiliyor. Bu çaresizlik beraberinde, içinde yoğun biçimde sıkıntı, korku ve kaygı tohumları barındıran panik atak nöbetlerini getirebiliyor. Panik atak nöbeti geçiren pek çok kişi yaşadığı belirtileri, korkuyu ve paniği “Eyvah ölüyorum ya da kalp krizi geçiriyorum galiba!”, “Kontrolümü tamamıyla yitirdim!” diyerek ifade ediyor. Bu kişiler, duygu ve korkularını normalde kullandıkları dil ve üsluba oranla çok daha korku dolu, yoğun ve abartılı biçimde tanımlıyor. Tüm belirtiler kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların bir arada yaşanmasına ve "Kalp krizi geçiriyorum" korkusuna neden oluyor. Göğüste sıkışma, ağrı, nefes darlığı hissi gibi şikayetler panik atak hastalığının tipik belirtileri arasında yer alıyor. Bu belirtilere, kalp hastalıklarında da rastlanıyor. Bu durum panik atak hastalarının, kalp rahatsızlığı şüphesiyle doktora gitmelerine yol açıyor. Oysa kalp kriziyle panik atağı birbirinden ayırmak mümkün…

Panik atakta, aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri olur. Kişilerin çoğu zaman "kriz" adını verdiği bu nöbetler, yani panik atak, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve şiddeti 10 dakika içinde en yoğun düzeye çıkar. Göğüs ağrısı, kalbin hızlı çarpması, baş dönmesi, sersemlik ve bayılma duygusu, soluk kesilmesi veya hava açlığı, el ve ayaklarda üşüme, yanma, karıncalanma veya hissizlik, hatta titremeler ya da sarsılmalarla krize eşlik eder. Ağrının yoğunluğu, bunaltı hali arttıkça artar. Kişi kalp krizi geçirdiğini zanneder ve şiddetli bir ölüm korkusu yaşar. Bu belirtileri okuyan birçok kişi “Eyvah! Bunların bir kısmı bende de oluyor! Acaba panik atak hastası mıyım?” diye korkabilir. Pek çok insan bu türden belirtileri zaman zaman yaşayabiliyor, ama genellikle bu çok kısa sürüyor ve gerçekten panik atak yaşayan kişilerin hissettiği ağırlıkta ve yoğunlukta asla gerçekleşmiyor.

NASIL VE NEDEN ORTAYA ÇIKIYOR?

Özellikle yüksek eğitimli ve kentli yaşam tarzını benimsemiş olan kişilerde (daha çok kadınlarda) ortaya çıkan panik atak, farkında olunan ya da olunmayan bir anda, yaşamdaki herhangi bir dönüm noktasında ortaya çıkıyor. Bu dönüm noktası genellikle yaşanılan bir kayıp olabiliyor; iş kaybı, eş kaybı, çevre kaybı, itibar kaybı, para kaybı, güven kaybı gibi... Mesela bir iş adamının iflas durumu (maddi kayıp), başka bir şehre taşınmak (çevre kaybı), anne olmak, askere gitmek (özgürlük kaybı), sevilen bir kişiden ayrılmak (duygusal kayıp), deprem veya doğal afet sonrası ailenin kaybı (kendine güven kaybı) örnek teşkil edebiliyor. Kayıpla beraber ani gelen bir endişe hissi, kalp çarpıntısı, nefes almakta zorluk, uyuşma karıncalanma, ortama yabancılaşma, baş dönmesi gibi belirtiler yaşanabiliyor. Belirtileri yaşayan kişi çok korkuyor, öleceğini bile düşünebiliyor. Çoğu zaman hastanelerin acil bölümleri ziyaret ediliyor. Kişiye yapılan tetkiklerden sonra fiziksel hiçbir şeyi olmadığı ve sağlıklı olduğu söyleniyor. Bu durum kişide daha fazla korku ve panik duygusu yaratıyor. Yaşadığı şey her neyse modern tıp biliminin dâhi anlayamadığını, üstesinden gelemediğini düşünüyor. Aynı korku ve belirsizlik duygusunu bir kez daha yaşamaktan korkmaya başlıyor. Korktuğu başına geliyor. Başka doktorlara gidiliyor, check-up'lar, kontroller yaptırılıyor, filmler çektiriliyor ve tabi hiçbir organik bozukluk görülmüyor. Kişinin kafası daha çok karışıyor.

Sonuç olarak KORKU+KAYGI+ÜZÜNTÜ +PANİK = PANİK ATAK

Unutulmamalıdır ki bu şikayetler, terapinin mutlaka eşik etmesi gerektiği bir tedavide, genellikle uygun ilaçların da eklenmesiyle başarıyla ortadan kaldırılabilmektedir.


Adana Cinsel Terapi Sertifikalı Tıp Doktoru uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!