Televizyon ve şiddet
Televizyon ve şiddet

Hiç düşündünüz mü ?

Yaşınız kaç olursa olsun, iki insan arasındaki bir ağız dalaşına ya da fiziksel aktiviteyi de içeren bir kavgaya kaç kere şahit oldunuz. Peki gözleriniz bir insanın herhangi bir alet yardımıyla yaralanması veya ölümüne en son ne zaman şahit oldu ?

Bu sorulara çoğumuzun vereceği yanıt büyük bir ihtimalle “hiç” ya da çok azdır. Ama gerçekte bu durum hiçte sandığınız gibi değil. Çoğu zaman evlerimiz en değerli köşelerini ayırdığımız televizyondan her gün yüzlerce bu ve benzeri görüntü odalarımıza ve yaşamımıza akmaktadır.

Baltaş-Baltaş’ın (1997) yaptığı araştırmada, hafta boyunca televizyondan odalarımıza akan bu olumsuz görüntü sayısının 1692 ile 3406 arasında değiştiği saptanmıştır. Haber programlarında ortalama 800 bedensel şiddet izlenirken bu bedensel şiddeti defalarca gösteren görüntüler 1800 rakamına yükselmektedir. Üstelik her odada ve her mekanda… 2006 yılında Emanetoğlu ve Batlaş tarafından yapılan araştırmada, evlerimizin % 81,5’inde 2 veya daha fazla televizyon olduğu ve bunların % 28’inin mutfak, % 33’ünün çocuk odası, % 18,5’inin yatak odası gibi özel alanlarda bulundurulduğunun saptandığı düşünüldüğünde durumun ciddiyeti ortaya çıkmaktadır.

Bu durum aile bireyleri arasında yaşanması gereken iletişim ve etkileşimin televizyona yönelmesine sebep vermektedir. Belki daha da düşündürücü olanı annelerin televizyonu “elektronik bakıcı” olarak kullanmaları veya karı-koca arasında “reklam arası aşkların” yaşanmasıdır.

Üstelik maruz kaldığımız bu amansız etkileşim, çağımızın büyük bir hızla gelişen kitle iletişim araçları ile bireyler arasında hızla yayılmakta ve etkileşim hızını da arttırmaktadır. Çoğumuzun günlük konuşmalarında bir önceki gün yayınlanan televizyon programının kritikleri yapılmakta, bu kritiği yaptığımız arkadaşımızın telefonu bir dizinin jenerik müziğiyle çalmakta, çocuklarımızın odaları çokta masum olmayan film ve çizgi film kahramanlarının oyuncakları ile dolmaktadır. Bu sanal karakterler kendiniz veya çocuğunuzun karakteriyle ister istemez bir etkileşim doğurmaktadır. Özellikle çocuklarımız bu yoğun etkileşim sürecinde savunmasız kalmaktadır.

Tüketim alışkanlıklarımızı iyi çözümlemiş olan üreticiler, filmlerde yaratmış oldukları sanal karakterleri, çeşitli oyuncak, yiyecek içecek maddeleri ve bilgisayar oyunları gibi iletişim teknolojileri ile yaygınlaştırma yollarını kullanmaktadırlar. Bir televizyon programında yaratılmış olan karakter, o ana kadar pasif durumda televizyonun karşısına geçmiş olan çocuğunuzu, bilgisayar oyunları veya oyuncaklarla aktif hale getirerek, kahramanın hareketlerini taklit etme, yönlendirme ve çeşitlendirme olanağını da sağlamakta ve bu sayede onu bizzat sanal gerçekliğin içine çekmektedir.

Kahramanlar genellikle “iyi bir amaç” için her türlü şiddet eylemini kullanabilen karakterler oldukları için, kullandığı şiddet eylemleri çoğunlukla bu “iyi amaç” ın gölgesinde kalmakta ve kabullenilebilir hale getirmektedir. Çocukların %52’sinin bu sanal karakterleri “güçlü”, %49’unun “iyi”, %37,5’inin “yardımsever” olarak tanımlamaları taklit edilme olasılıklarını arttırmaktadır. Keza anne-babaların % 63,5’i çocuklarının televizyon dizi ve filmlerindeki kahramanların davranışlarını taklit ettiklerini söylemektedir.

Smith ve Donnerstein’a göre; çocuklar, kendi çıkarları için şiddete başvuran kötü adamdansa, toplumun iyiliği için kötü adamı döven bir süper kahramanı taklit etmeye eğilimlidir. Çocuklar kötü adamın iyi adam tarafından saldırganlıkla bile olsa cezalandırıldığını görmekte; ancak aynı zamanda iyi kahramanın saldırgan davranışının diğerleri tarafından ödüllendirildiğini izlemektedir. İnsanların çoğu bir çatışmada kendi taraflarının iyi ve doğru olan taraf olduğunu düşünür. Bu nedenle, izledikleri iyi adam gibi saldırganlığın sorunu çözmenin en uygun yolu olduğunu düşünürler. Saldırgan davranışların ve şiddet eylemlerinin uyarıcı nitelik taşıması, engellerin aşılmasında, sorunların çözümünde kullanılması, eylemi yapan insanın haklı olması, ödüllendirilmesi, eleştirilmemesi, kınanmaması, cezalandırılmaması bu tip davranışların ve eylemlerin artmasına, yayılmasına yol açmaktadır.

Siz hiç, bir dizi veya filmdeki “iyi” olarak tanımlanan karakterin uyguladığı şiddet ediminden sonra polisler tarafından yakalandığını, ifadesinin alındığını, mahkemeye çıkarıldığını, bu ediminden dolayı ceza aldığını ya da toplum tarafından kınandığını gördünüz mü? Muhtemelen cevabınız “hayır” olacaktır. Hatta popüler bazı dizileri gözünüzün önüne getirdiğinizde, birkaç saat önce 5 kişiyi tabancayla öldürmüş, bir kişinin boynunu kırmış muhtemelen “iyi” olan karakterin bir sonraki sahnede ailesiyle mutlu bir şekilde yemek yediğini ve derin bir tasavvufi sohbete daldığını görebilirsiniz. Televizyon yayınlarında gösterilen şiddet “yasadan” ve “nizamdan” yana olan polis, asker vb. görevli kişilerce uygulanıyorsa, seyirci çok daha kapsamlı bir tehlike ile karşı karşıya kalmaktadır.

Şiddet ve saldırganlığı “yöntem” olarak benimsemiş bu karakterler, düzeni saldırgan edimlerle gerçekleştirdiklerinden ve zaten “iyi” olarak kurgulandıklarından taklit edilme olasılıkları da artmaktadır. Bu karakterler çoğunlukla, “Şu eyleminizden dolayı sizi gözaltına alıyorum.” veya “Yasal haklarınız şunlardır…” gibi replikler yerine bir şarjörü zanlının üzerine boşalttıklarından ve o zanlıyı bir sonraki planda hakim karşısında değil de yerde kanlar içinde yatarken gördüğümüzden şiddetin bir çeşit “düzen sağlayıcı edim” olduğu kanaati doğmaktadır.

Singer, Slovak, Frierson ve York tarafından 1998 yılında Amerika Birleşik Devleri’nde Ohio’da yapılan bir araştırmada bir gün içinde televizyon izleme süresi arttıkça, anksiyete, depresyon , post-travmatik stres bozukluğu gibi etkilerin de arttığı görülmüştür. Ülkemizde, kişilerin ortalama 8 saatini uykuda geçirdikleri öngörülerek yapılan bir araştırmada, 1-16 saat aralığında kişilerin hafta içi ortalama 4,5 saatini, hafta sonu ise ortalama 5 saatini televizyon karşısında geçirdiği görülmektedir. Batlaş-Baltaş’ın 1997 yılında yaptıkları araştırmada, 3-6 yaşları arasında okul öncesi dönemindeki bir çocuğun, günün 6 saatini televizyon karşısında geçirdiği varsayılırsa, bir haftada 107,5, bir yılda toplam 5590 dolayında şiddet, ölüm, intihar ve pek çoğu öldürmek üzere planlanmış bıçakla, silahla ya da döverek yaralanma görüntüsü izlediği belirlenmiştir. 11-17 yaş çocuklarında ise bu oran haftada 53,6, yılda 2787 olumsuz görüntü olarak saptanmıştır. Bu sonuçlardan yola çıkarak 3 yaşından 17 yaşına kadar bir çocuğun toplam 59594 cinayet, yaralama ve ölüm görüntüsü izlediğinin söylenebileceğini aktarmışlardır.

Ülkemizde yapılan bir araştırmada ise, ebeveynlerin yaklaşık % 60,5’i çocuklarının televizyonda seyrettikleri bazı görüntülerden sonra korktuklarını söylemiştir, çocukların ise % 43’ü bu soruya olumlu cevap vermiştir. Bu nedenledir ki; yapılan bir araştırmada ebeveynlerin % 9’u çocuğunun televizyon tarafından uyarılmış kabuslar gördüğünü söylemiştir. Ülkemizde, 2006 yılında yapılan bir araştırmada, televizyonun işitsel ve görsel uyaran olarak şiddet davranışının algılanması ve öğrenilmesine etkisi deneysel olarak incelenmiş ve çok çarpıcı sonuçlara ulaşılmıştır. Araştırmada, 18.00-22-00 saatleri arasında yayınlanan haber, dizi, film gibi programlardan kesitler alınarak çocuklara sadece ses olarak dinlettirilmiş, sadece görüntü olarak izlettirilmiş ve son olarak ses-görüntü birlikte verilmiş ve algıladıklarının resmini yapmaları istenmiştir. Emanetoğlu ve Baltaş’ın araştırmasında; çocukların % 74’ü sadece ses duymalarına karşılık resimlerinde karşılıklı dövüş, yaralama, öldürme, ateşli, kesici, delici aletle yaralama, öldürme, bireye veya gruba yönelik silahlı çatışma, bombalama, havaya uçurma, yetişkin veya çocuğa yönelik kötü muamele, bedensel saldırı, soygun ve soygun girişimi, kaza-doğal afet, kötü alışkanlıklar, karşılıklı dövüş, bir araç yardımıyla karşılıklı dövüş, döverek yaralama, döverek öldürme gibi olumsuz davranışlara resimlerinde yer vermiştir. Bu oran sadece görüntü seyredenlerde % 61,5, ses-görüntü birlikte seyredenlerde ise % 61 olarak bulunmuştur. Hiç uyaran verilmemiş grupta ise bu oran % 30,5’e düşmektedir. Bu oranlar televizyondaki olumsuz görüntülerin algılanmasına yönelik çok çarpıcı bir sonuçtur.

Son yıllarda ülkemizde de uygulamaya sokulan “Akıllı İşaretler Sistemi” her ne kadar çocuk ve gençleri şiddetten korumak için olumlu bir başlangıç olsa da yeterli değildir. Zira, araştırma verilerine göre, siz bu işaretlerden 7+ veya 13+ işaretini görüp çocuğu televizyon bulunan ortamdan uzaklaştırsanız dahi, siz televizyonu seyretmeye devam ediyorsanız ve çocukta televizyondan gelen sesi duyuyorsa şiddeti ve diğer olumsuz davranışları algılamaya devam edecektir sonucu çıkmaktadır. Sonuç olarak, pek çok araştırmacı televizyondaki şiddet görüntülerinin insan davranışını etkilediği hususunda hemfikirdir.

Dolayısıyla, toplumsal reflekslerimizi bu açık tehlikeye karşı uyanık tutmak zorunda olduğumuz açıktır. Bu konuda, bizim dışımızdaki resmi veya gayri resmi dinamiklerden bizi korumasını beklemek yerine özellikle aile içerisinde televizyon seyretme bilincini ve düzenini yerleştirmek önemlidir.


İstanbul Pedagoji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!