SANAL ORTAMDA ALDATMA PSİKOLOJİSİ

İletişim çağının hızla ilerlediği ve en yakınımızdakilerle iletişimin hızla çöküşe geçtiği bu çağda kendimize sosyal ortamları daha çok sanal alemde arıyor, orada kendimizi var etmeye çalışıyoruz. Sanal alem, bir diğer adıyla en yakınındakinden kopuşun ve onu yok saymanın diğer adı. Hatta abartıyor demezseniz eğer kendinden kopuşun diğer adı da diyebiliriz. Orada neyi arıyor ya da var etmeye çalışıyor olabiliriz? Kendimizi mi, diğerini mi?

Sanal alem bilgi nin elde edilebilirliğinin en kolay yolunu sunarken, bilginin insan hayatındaki önem ve değerinin bir o kadar etkisinin azaldığına şahit olmaktayız. Sanki hipnoz altındayız. Yaşıyoruz ama kendi hayatımızın izleyicisi olarak,aktif rol alarak değil. Sanal ortam kısmen olumlu etkilerini de barındırmakla beraber baktığımızda daha çok olumsuzluklara sebep olduğuna şahit olmaktayız. Dikkatinizi çekerim ‘sebep’ olduğuna, ondan kaynaklandığına değil. Yani insanın arayışı her ne ise ona en güzel ve en kolay zemini hazırlamakta.

Şimdi gelelim insan psikolojisine ve arayışına. Başta da ifade ettiğim gibi neyi arıyoruz acaba?

Gerçek hayatta bulamadığımız, bizi anlamadıklarını düşündüğümüz en yakınlarımızdan uzaklaşarak bizi anlayacak arkadaşları mı?Ya da içerisinde bulunduğumuz duygusal boşluğu kapatabileceğine inandığımız sevgiliyi mi?

Evet, aldatma başlığı altında ele aldığım bu konunun sanal aleminde belirgin şekilde kendini göstermesini neye bağlayabiliriz? Son zamanlarda yine bu şekilde aldatmış ve aldatılmış bir çok vakıayla karşı karşıya kaldım. Evli ve çocuklu olunduğu halde hiç tanımadığı birinde kendini var etme ihtiyacı neden oluşur? Aldatan psikolojisine baktığımızda genellikle ‘boşlukta’ olduğunu ifade etmekte. Peki boşlukta olmak ne demek? Aslında çok doğru bir tabir, çünkü en küçük bir bilinçsiz halimizde devreye girmekte olan olumsuz düşünce kalıplarımız ‘değersizlik,yetersizlik algıları’ bizim kendimizi değerli ve yeterli hissedebileceğimiz yeni arayışlara itmekte. Anlamımızı kaybettiğimizi düşündüğümüz yerlerde yeni anlamlar üretmeye başlarız. Bu ürettiğimiz anlamlar her ne kadar anlamsız olsa da… Duygusal boşluk, değersizlik ve yetersizlik algısı, işte insanı mahveden şeyler. Eşler arasında gözlemlediğim şeylerden biri, birbirlerine verdikleri değeri yansıtma anlamında problem yaşamaları. Severek evlenen çiftler de dahi evlendikten sonra bir rehavet, bir umursamazlık ve bir vurdumduymazlık. Duyguların bir araya getirdiği çift fikirlerin farklılaşmasıyla bir de bakıyoruz iki zıt kutba yerleşmiş ve çatışma halinde. Burada yine eşlerin birbirlerinin farklılıklarını kabul edememeleri devreye girmekte. Zamanla çatışmaya dönüşen bu farklılıklar çifti birbirinden duygusal anlamda uzaklaştırıp farklı arayışlara itmekte.

Sevgili eşler! Kaybettiğiniz değerleri kaybettiğiniz yerde arayın, başka yerlerde değil. Sevgi gibi olumlu duygular eğer emek verip korumaya almazsanız boyut değiştirebilir; öfkeye, nefrete, acıya, merhamete dönebilir. Ancak bu onların o boyutta kalacağı anlamına gelmez, duygular yine boyut değiştirir. Yani ‘Ben artık senden nefret ediyorum ya da sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum o halde ayrılalım’demek doğru bir ifade değildir. Birbirimizi savunma odaklı değil anlama odaklı dinlersek çözümleyemeyeceğimiz sorun yok gibidir. Zaten emin olun en büyük ihtiyacımız birileri tarafından önemsenerek dinlenip anlaşılmak. Anlaşıldığını hisseden insan duygusal yakınlığı da beraberinde bulacaktır. Ancak elimizde olan değerleri neden kaybettiğimiz üzerinde durmalıyız? Var olan sevgiyi neden koruyamıyoruz? Eşimizi bizden, bizi ondan uzaklaştıran sebepler ne?

Elbette bunun bir çok sebebi vardır ancak en temelde baktığımızda bir evlilikte saygı (karşı tarafın farklı düşüncelerini önemseme) olmadığında o sevgi zamanla tükenmeye başlıyor. Yanlış anlamalar(karşındakinin niyetini okuma) güven duygusunu zedeliyor. Ve bir de elimizdekilerin kıymetini bilememe durumu söz konusu. Sanki mümkün değil, eş ve çocuklarımızın bir gün elimizden alınmayacağı. Eve geldiğimizde onlar hep olacak. Aslında sevdiklerimizi her an kaybetme ihtimalini bilincimizde taşıyabilseydik o zaman çok farklı olurdu tutumlarımız. Bir şeyler eskimez anlamını yitirmezdi, capcanlı ve taptaze kalabilirdi olumlu duygular ve anlamını yitirirdi takılı kaldığımız ve aşamadığımız sorunlar.

Unutmayalım ! ’En büyük düşman kendi egolarımız, düşünce ve fikirlerimizdir. Onları sorgulamadığımız ve tek gerçeklik olarak görüp karşımızdaki insanların gerçekliklerini yok saydığımız, önemsemediğimiz ve anlamaya gayret etmediğimiz takdirde hiçbir olumlu duyguyu yaşatamayız sosyal ilişkilerimizde. Karşımızdakine değer ve önem verdiğimizi hissettirmezsek biz de değer göremeyiz. Bunu sadece karşıdan beklememiz haklı bir beklenti olmaz. Ancak aşırı değer verip karşımızdakinin gözünde kendi değerimizi düşürmemeye de dikkat etmeliyiz. Yani kendimizi yok sayarak karşımızdaki var etmeye çalışırsak bu durum ne karşımızdakini ne de bizi memnun edecektir. İnsan önce kendi değerini bilmeli, sonra karşısındakinin. Kendini hiçe sayanlar toplum içerisinde çok ideal kişilik olsalar da aile ilişkilerine baktığımızda oldukça sorunlu tipler olarak ortaya çıkmaktadırlar. Dikkat edelim rol yapmayalım lütfen… Başkalarına aşırı fedakarlık yaparak kendi ailemize verecek bir şey bırakmıyorsak mutsuz olmamız kaçınılmazdır elbette.
Kaybettiğimiz değerleri kaybettiğimiz yerlerde bulabilmek dileğiyle…

Fatma ÇAKIR ÇALIŞKAN
Psikolog/Psikoterapist


Nevşehir Psikolog uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!