Ruh ilaçla tedavi edilebilir mi?
Ruh ilaçla tedavi edilebilir mi?

Şu sorular psikiyatriste ilk kez başvuran pekçok kişinin aklına takılabilir:

- Ruh ilaçla tedavi edilebilir mi?

- İlaçlar sadece uyuşturmaya mı yarar?

- Psikiyatrik ilaçlar bağımlılık yapar mı?

- İlaçların sağlayacakları iyilik hali, doğal değil sahte ve kandırmaca mıdır?

- Stres oluşturan şartlar ortadan kalkmadan ilacın yararı olur mu?

Bu sorulara cevap verebilmek için öncelikle psikiyatrik “ruhsal” hastalıkların nasıl oluştuğunu anlamamız gerekir.

Psikiyatrik problemler kalıtsal/genetik yatkınlığı olan kişilerde bazı çocukluk yaşantılarının zemin hazırlamasıyla genellikle psikososyal bir stres karşısında ortaya çıkarlar. Başka bir deyişle psikiyatrik bir hastalığın ortaya çıkması için kişide genellikle hastalığı biyolojik bir yatkınlık bulunması gereklidir; aynı stres karşısında farklı problemlerin ortaya çıkmasının bir nedeni budur. Genellikle bu yatkınlığın üzerinde çocukluk çağında meydana elen yaşantılar, ruhsal travmalar, ebeveyn ilişkileri psikiyatrik rahatsızlığın zeminini oluşturur. Bu farklı zemin nedeniyle ilerideki hayatında insanlar, yaşadıkları olaylara farklı tepkiler verirler. Bir bitkinin veriminin ekilen tohum, yetiştirildiği toprak ve hava-su şartlarına bağlı olması gibidir bu durum.

Bütün bu faktörlerin ortak etkisiyle kişinin beynindeki bazı salgı sistemlerinde düzensizlik olur. Serotonin, adrenalin, dopamin gibi maddelerin belli beyin merkezlerinde salgılanmaları artar, azalır ya da bu maddeleri hücrelerin algılamasını sağlayan alıcılar (reseptörler) düzensiz çalışır.

Panik ataklarının oluşumu beyindeki alarm sisteminin fazla hassaslaşması ve yanlış uyarılar vermesine bağlıdır. Binalardaki yangın alarmı gibi beynimizde de bir alarm sistemi vardır. Yangın anında binadaki alarm çalışıp insanların yangına müdahale etmeleri için paniklemelerini sağlar. Beynimizdeki alarm sistemi de bir tehlike karşısında harekete geçer; kan basıncı, nabız, nefes alıp veriş hızının artmasını sağlar. Böylece vücudumuz karşılaştığımız tehlikeyle mücadele etmek ya da ondan uzaklaşmak için daha fazla enerji sağlar. Binadaki yangın alarmının bozulup yangın olmadığı halde alarm vermesi durumunda nasıl ki binada gereksiz bir telaş olursa, bazen sinir sistemimizdeki alarm düzeneği de bozulabilir ve yanlış alarm verildiğinde, ortada tehlike olmadığı halde büyük bir korkuya kapılır, sanki büyük bir tehlike karşısındaymışız gibi tepki veririz; ya da gerçekte tehlikeli olmayan şeyleri (asansör, kapalı yerler gibi) tehlikeli gibi algılarız. İşte panik nöbetinin esası böyledir. Kişi ortada hiçbir neden yokken birdenbire büyük bir korku yaşar; çarpıntı, ateş basması, titreme, terleme vs olur. Anksiyete bozukluğu dediğimiz ruhsal rahatsızlıkta da bu alarm sisteminin aşırı duyarlılaşması sözkonusudur. Binadaki alarm sisteminin etrafındaki muhafazanın ortadan kalkmasıyla yanından biri geçtiğinde bile çalması gibi, kişi en ufak olaylara büyük tepkiler verir. Örneğin bir kadın, çocuğunun eve birkaç dakika geç gelmesi halinde, büyük bir kaza geçirdiğini haber almışcasına telaşlanır.

Görüldüğü gibi “ruhsal” rahatsızlıklar, vücuttan bağımsız değildir; herbiri hücre düzeyinde gözle görülmeyecek düzensizliklerin sonucudur. Bu rahatsızlıkları tedavi etmek için kullanılan ilaçlar “sadece uyuşturup sakinleştirmek” değil, bu rahatsızlıkların altında yatan temel biyokimyasal mekanizmayı düzeltmek gibi bir fonksiyona sahiptirler. Bu sistemi bozan, ister sıkıntı ya da stres olsun, isterse bazı birikimler olsun, sonuçta rahatsızlığın ortaya çıkması için sinir sisteminde böyle bir biyolojik düzensizlik oluşturması gereklidir.

Ruhsal süreçlerle beden arasındaki ilişki iki yönlüdür. Bedensel (özellikle sinir sistemine ait) değişikliklerin ruhsal yansımaları, ruhsal süreçlerin de bedensel izdüşümleri vardır. Örneğin beyindeki bir tümör, yerleştiği bölgeye göre kişinin tamamen farklı bir karaktere bürünmesine neden olabilir. (Bedensel değişikliğin ruhsa yansıması); Korku, sinir sisteminde adrenalin salgılanmasını artırarak çarpıntıya neden olur (ruhsal bir sürecin bedensel izdüşümü). Görüldüğü gibi ruh ve beden, dinamik bir etkileşim içindedir. Ruhsal süreçler “çayın, şekerin içinde erimesi gibi” sinir sistemine, ondan ayrılmayacak bir biçimde kaynaşmıştır. Dolayısıyla ruhsal problemlerin ilaç gibi maddi yollarla düzeltilebilmesine şaşırılmamalıdır.

Ruhsal süreç ile sinir sistemi arasındaki ilişkiyi anlamana şu örnek bize çok yardımcı olacaktır: Obsesif kompulsif bozukluk (halk arasındaki adıyla vesvese hastalığı) saçma olduğunu bildiği halde bir düşünce ya da takıntıyı zihninden atamama, aynı şeyi defalarca tekrar etme gibi belirtiler veren, ruhsal bir rahatsızlıktır. Vesveseli kişi, abartılı bir biçimde el yıkayabilir, temizlik yapabilir, bazı şeyleri belli bir şekilde yapmazsa kötü bir şeyler olacakmış gibi hissedebilir. Yaptığı şeylerin “tam” olması için aynı şeyi defalarca yeniden yapabilir, dindar bir kişinin aklına kendisini rahatsız edecek bir şekilde inancıyla ilgili şüpheler gelebilir vs. Bu insanlar, kafalarından atamadıkları düşünceden çok rahatsız oldukları gibi bunun saçma olduğunu da bilirler. İşte bu ruhsal hastalığı yaşayan insanların beyinleri, PET (Positron Emiyon Tomografi beyinde glikozun metabolizma hızını çok hasas bir şekilde ölçerek beynin belli bölgelerindeki aktiviteyi renkli bir film şeklinde gösterir) ile görüntülendiğinde frontal lob denilen beyin bölgesinde anormallikler gözlenmiştir.

Ruhsal süreçlerde beyin fonksiyonları arasındaki ilişki, bu kadarla kalmıyor. Bir araştırmada obsesif kompulsif bozukluğu olan (vesveseli) hastalar iki gruba ayrılıp bir kısmı sadece ilaçla, bir kısmı da sadece psikoterapiyle tedavi edilip PET tetkiki tekrarlanmıştır. Hastalığı düzelmiş olan kişilerde, ister ilaçla isterse psikoterapiyle tedavi edilmiş olsun, beyin frontal lobundaki fonksiyonel anormalliğin düzeldiği görülmüştür. Başka bir deyişle, ilaçların yaptığı etkiyle konuşarak ya da davranış ödevleri verilerek (yani maddi olmayan yöntemlerle) yapılan tedavinin etkisi, beyinde aynı değişikliği yaparak düzelme sağlamaktadır.

Özetle diyebiliriz ki ruhsal hastalıklar, kalıtsal yatkınlığı olan insanlarda sosyal ve psikolojki etkiler sonucunda beyin fonksiyonlarının bozulmasıyla ortaya çıkıyor. Bu hastalıkların düzelmesi için gereken çarenin, ilgili beyin fonksiyonlarını düzeltmesi gerekiyor. Kendi doğal seyirlerinde yıllarca sürebilen davranışsal yöntemler psikoterapiyle aylar-yıllar içinde tedavi edilebilen bazı ruhsal hastalıklar, ilaçlarla haftalar içinde kolay bir şekilde düzeltilebilmektedir.

Bazı durumlarda stres ve ruhsal hastalık birbirini doğurarak bir daire oluşturur. Örneğin depresyon adını verdiğimiz ruhsal rahatsızlıkta kişi isteksiz, keyifsiz ve sıkkındır; hayattan zevk almaz, kolay sinirlenir, dikkatini toplayamaz, unutkandır, karar vermekte zorluk çeker, enerjisi tükenmiş gibi bitkin hisseder, uyku ve iştahı bozulmuştur. Bu belirtilerin birçoğunun bir arada bulunması, sinir sisteminde başta serotonin olmak üzere bazı salgı maddelerinin (nörotransmitter) düzensiz çalışmasına bağlıdır. Bu durum genellikle yavaş başlar. Belirtiler başlangıçta hafiftir, gittikçe ağırlaşır. Kızamık hastalığında olduğu gibi kişinin bir sabah kalktığında yüzünde kırmızı noktalar görüp hasta olduğunu anlaması gibi bir durum burada sözkonusu olmadığı için, depresyon geçiren birçok insan hasta olduğunu farketmez. Belirtiler ateş, tansiyon gibi objektif olarak ölçülebilir değerler de vermez. Dolayısıyla çevresindekiler de bunun bir hastalık olduğunu anlamayabilir. Çocuğumuzu hergün gördüğümüz için boyunun ne kadar uzadığını farkedemeyişimiz gibi; hasta yakınları yavaş ilerleyen bu klinik tablonun meydana getirdiği değişikliği değil, son durumu görür ve ona göre tepki verirler. Yukarıda sayldığımız sıkkınlık, isteksizlik, sinirlilik gibi belirtiler hastanın çevresindekileri huzursuz etmesine neden olabilir ve çevreden de ona göre tepki alır. Aldığı tepkileri de depresif belirtilerinin nedeni gibi algılayabilir ya da konsantre olamamanın sonucu yaşadığı başarısızlığı depresyonun nedeni olarak algılayabilir.

Bu duruma tipik iki örnek vermek istiyorum. Birincisi 35 yaşında bir evkadını. Son 3-4 aydır kendisini sürekli mutsuz hissettiğini, hiçbir şey yapmak istemediğini, cinsel isteğinin kalmadığını, ev işi yapamadığını, kolayca sinirlenip bağırdığını anlatıyordu. Son aylarda eşinin kendisinden uzaklaştığını, hatta kendisini sık sık azarlayıp kötü muamele ettiğini belirtip şikayetlerini bu duruma bağlıyordu. Hastaya depresyon ilacı başlandı. Aradan bir ay geçtiğinde hasta kendisini çok iyi hissettiğini, şikayetlerinin kalmadığını belirtti. Bu düzelmenin nedeni olarak da eşinin kendisine tekrar iyi davranmasını görüyordu. Hastaya iyi olmasına rağmen ilaca devam etmesi tembih edildi. Üç ay sonra hasta aynı şikayetlerle tekrar başvurdu. Uyarılara rağmen iyi olduğu için ilacı bırakmıştı. Eşinin son zamanlarda kendisine tekrar kötü davranmaya başladığını anlatıyordu. İlaça tekrar başlandı ve daha önce olan olumlu değişiklik bir kez daha görüldü. Neden bu hasta ilaç almaya başladıktan bir kaç hafta sonra, eşi kendisine iyi davranmaya başlıyordu ve ilacı kesince herşey bozuluyordu? Çünkü eşinin davranışlarındaki olumsuz değişikliğin temel nedeni hastanın davranışlarıydı. Yıllardır uyumlu giden bir evlilikleri varken hasta isteksiz, huzursuz, sinirli olmaya başladığında ve iş yapamadığında eşinden olumsuz tepkiler almaya başlamıştı. Eşinin davranışları kendisini daha da üzüyor ve bu durum bir kısır döngü halinde devam ediyordu. Depresyona neden olan biyokimyasal düzensizlik ilaçla düzeltildiğinde bu döngü kırılıyor ve hasta rahat, sakin, huzurlu olduğu için de eşinin davranışları düzeliyordu. Ancak ilacı yeterli bir süre kullanmayınca aynı şeyler tekrar ediyordu. Durumu her zaman bu kadar basite indirgemek mümkün olmaz. Çoğu zaman tablo çok daha karmaşıktır. Ve pekçok faktörün etkisiyle meydana gelir ama işin bu yönünü gözardı etmemek gerekir.

İkinci örnek vaka 20 yaşında bir üniversite 2. sınıf öğrencisi. Birinci dönem bitmek üzereydi ve bütün dersleri kötüydü. Yukarıda sayılan depresyon belirtileriyle başvuran hasta, ortaokulu ve liseyi pekiyi ile bitirmiş, birinci sınıfı da başarıyla geçmişti. Üzüntü, sıkıntı ve kendini işe şaramaz hissedişini, derslerinde başarısız olmaya bağlıyordu. Hastaya ilaç tedavisi başlandıktan sonra ikinci dönemde tamamen düzeldi ve bütün derslerini kurtardı. Bu vakada da temel sorun depresyona bağlı gelişen konsantrasyon bozukluğu, isteksizlik ve uyku uyuyamama gibi nedenlerle öğrencinin ders çalışamamas, çalışırken zihnini toplayamaması idi. Derslerde başarısızlık buna bağlı ortaya çıkmıştı. Yoksa kendisinin algıladığı gibi derslerde başarısız olduğu için depresyona girmiş değildi. Depresyonun tedavi edilmesiyle de ders başarısı eskisi gibi yükseldi. Çevremizde gayet iyi bir öğrenci olduğu halde öğrenim hayatının bir döneminde başarısı aniden düşen insanlar biliriz. Bunların çoğu bir yıl sonra durumu toplayıp eskisi gibi devam ederler. Çünkü depresyon tedavi edilmediği takdirde genellikle bir yıl sürer. Depresyon başladığı gibi genellikle yavaş bir şekilde düzelir. Ancak bu süre içinde depresyon, kişinin hayatında, işinde, sosyal ilişkilerinde vs önemli kayıplara neden olabilir. Oysa ilaç tedavisiyle genellikle 4-6 hafta içinde önemli ölçüde düzelir.

Depresyona neden olan sosyal problem ya da stresi ortadan kaldırmadan tedavi mümkün olabilir. Öncelikle sosyal problem ya da stres, yukarıda anlatıldığı gibi birincil değil, depresyona ikincil olabilir. İkincisi, aynı stres ile karşılaşan herkes depresyona girmez. Hatta o kişi hayatının başka dönemlerinde daha zor durumları depresyona girmeden gögüslemiş de olabilir. Demek ki “stres eşittir depresyon” önermesi doğru değildir. Piyasadaki genel kötüye gidişten dolayı işleri bozulan ve depresyona giren bir iş adamını ele alalım. İşleri düzeltebilmesi için yeni açılımlar ve işinde yeni düzenlemeler yapması gerekir. Oysa isteksizlik, ümitsizlik, halsizlik, konsantrasyon bozukluğu gibi depresyon belirtileri buna engel olur. Ülke ekonomisini düzeltmek gibi bir gücümüz olmadığına göre bu insan için öncelikli olarak yapacağımız şey, sinir sisteminde stresin tetiklemesi ile oluşan biyokimyasal düzensizliği ortadan kaldırıp yaşadığı sıkıntıyı kaldıracak ya da hafifletecek gücü bulmasını sağlamaktır. Bize başvuran kişilerde böyle bir yardım çoğu kez işe yaramaktadır. Duruma hastanın gözünden bakarsak, oturup onunla birlikte ah etmekten ya da “boşver” gibi anlamsız tesellilerde bulunmaktan başka elimizden bir şey gelmez. Tedavi gören kişi yaşadığı durumu farklı açılardan değerlendirebilmeye, bardağın dolu tarafını görmeye başlar.

“Stres-psikiyatrik hastalık” ilişkisinin bir başka yönü de şudur: Stres ortadan kalksa da çoğu zaman psikiyatrik problem devam eder. Yaşadığı stres verici ortamdan uzaklaşıp tatile giden depresyon vakalarında ortam değişikliğine rağmen, depresyon belirtileri sürer. Kişide bir kez psikiyatrik bir bozukluk oluşmuşsa sinir sisteminde düzensizlik ortaya çıkmış demektir ve buna neden olmuş olabilecek çevresel şartlar değişse de bir hastalık olarak doğal seyrini sürdürür. Hastalığın ortaya çıkışı bir cihazdaki elektrik sigortasının atması gibidir. Elektrik yeniden gelse de sigortayı tamir etmeden cihaz çalışmaz. Tıpkı onun gibi, bir yandan mümkünse, stresi ortadan kaldırken bir yandan da biyolojik tedavi yapılmalıdır.

Psikiyatride kullanılan ilaçların sadece uyuşturucu olduğu düşüncesi yaygındır. Aslında bu önyargının tarihi bir temeli de vardır. Bugün kullanılan ve yukarıda anlatıldığı gibi psikiyatrik hastalıkların biyolojik nedenleri düzelten ilaçlar, ilk kez 1950’li yıllarda bulunmuştur. Tıp tarihindeki bu devrim ardından sürekli daha az yan etkili ilaçlar geliştirilmiştir. Bu tarihten önce kullanılan ilaçlar gerçekten de hastaları sadece sakinleştirmeye yarayan “uyuşturucu” türü şeylerdi. Bugün ise bazı psikiyatrik ilaçlar yan etki olarak ilyk günlerde uyku yapabilse de bazı ilaçlar yine yan etki olarak uykusuzluk dahi yapabilmektedir. Yani modern ilaçların amacı hastayı uyutmak değildir ama hastada uykusuzluk varsa tedavinin ilk haftalarında bunu hızla düzeltecek uyku verici ilaçlar verilebilir.

Psikiyatride bugün kullandığımız başlıca iki grup ilacın (antidepresanlar ve antipsikotikler) hiçbir bağımlılık riski yoktur. Bu ilaçlardan bazılarının yan etki olarak uyku yapmaları, bunların uyuşturucu oldukları anlamına gelmez. Bazen ilaç kesildiğinde şikayetlerin tekrarlanması ilacın kabahati değil, ilacın yeterli süre alınmadığının göstergesidir.

Bu ilaçlar antibiyotikler gibi değil tansiyon ilaçları gibidir. Antibiyotikler, yeterli süre (genellikle 7-10 gün) alındıklarında mikroplar ölür ve hastalık düzelir. Oysa tansiyon gibi hastalıklarda temel olarak bünyasal bir düzensizlik vardır. Verilen ilaç bu düzensizliği tamir eder. Psikiyatrik ilaçların tansiyon ilaçlarına üstün yanı, yeterli süre alındıklarında (bu süre ortalama 6-12 aydır) sağladıkları düzenlemenin kalıcı olmasıdır. Yani kesildiklerinde rahatsızlık en azından kısa dönemde tekrarlamaz. Seyrek de olsa bazı insanların tıpkı bir tansiyon ilacı gibi ömür boyu psikiyatrik bir ilaç kullanmaları gerekebilir. Bu kişiler de tıpkı yüksek tansiyonda olduğu gibi ilaç kesildiğinde aynı düzensbizlik yeniden ortaya çıkmaktadır.

Bazı hastalar, özellikle depresyonu olanlar, kendilerine ilaç tedavisi önerildiğinde “ilaçların oluşturacağı sahte bir iyilik halini istemediklerini” söylerler. Oysa depresyon ilaçları sahte bir mutluluk haline yol açmaz. Eğer tersi sözkonusu olsaydı bu ilaçları dapresyonda olmayan kişiler aldıklarında kokain kullanmış gibi bulutların üstünde uçmaları gerekirdi. Oysa böyle bir şey sözkonusu değildir. Depresyonda olmayan bir kişi depresyon ilacı aldığında, yan etkileri dışında hiçbir şey olmaz. Ancak depresyonda olan bir kişi bu ilacı kullandığında depresyonu düzelir. Depresyon bir hastalıktır, eski dildeki ifadesiyle “arızi” bir durumdur. Depresyon ortadan kakınca kişi asıl normal haline döner. Yoksa depresyon normal hal, iyilik sonradan olma değildir.

Özet olarak ruhsal süreçler ve beden birbirinden kopuk şeyler değildir; dinamik bir etkileşim içinde birbirine kaynaşmış, birbirinin uzantısı olarak iş görürler. Ruhsal problemleri ilaçla tedaviye çalışmak, insanın diğer boyutunu inkar anlamına gelmez. Bu ince işleyişi anlayabilmek için konuyla ilgili avami önyargılardan sıyrılmamız gereklidir. Psikiyatrik hastalıkların mekanizması, ilaçların ne olduğu ve ne olmadığı konularında yeterli bilgiye sahipolmak, psikiyatrik tedavilerden yararlanma şansımızı artıracaktır. Unutmayalım ki psikiyatrik problemler, mikrobik hastalıklardan sonra toplumda en yaygın karşılaşılan rahatsızlıklardır. Ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre toplumda en önemli sosyal, ekonomik kayıp nedenidir. “Benim başıma gelmez” dememeli.


İstanbul Psikiyatri uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!