Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde en sık ölüm nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. Gelişmiş ülkelerde her yıl 2.4 milyon kişi koroner kalp hastalığına bağlı olarak yaşamını yitirmektedir. Kardiyovasküler risk faktörleri iyi bilindiğinde, bu ölümlerin çoğu önlenebilmektedir. Bunlar arasında obezite en önemlilerinden biridir. Obezitenin kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörü olması yanında, hipertansiyon, diyabet gelişimi gibi diğer risk faktörlerine de yol açarak etkili olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır. Epidemiyolojik çalışmalar obezite ile kardiyovasküler risk faktörleri arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermektedir. Öyle ki ülkemizde en sık ikinci ölüm nedeni de kanserdir. Kanser oluşumundaki faktörlerden dengesiz beslenme günümüzde önemli faktörlerden biri olarak sayılmaktadır. Çeşitli kanser türlerinin özellikle obezite ile yakın ilişkili olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda obezite kişiyi psikolojik ve sosyal yönden etkilemesinden tutun da burada bahsetmediğimiz diz ve kalça eklemlerinde kireçlenme, felç gibi pek çok istenmeyen duruma da neden olabilir. Aslında şişman kişiler bu bahsettiğimiz durumların farkındadırlar da buna rağmen çoğu kez ne yapacaklarını da pek bilmemektedirler. Hergün onlarca uzman olduğunu iddia eden kişi sürekli bir takım önerilerde bulunmakta ancak sonuçlar çoğu zaman hüsran olmaktadır. Geçen yıl bir ''elma krom'' furyasıdır giderken bu sene ''altın çilek'' yılı oldu. Sanırım geçen yıl ceplerini altın kromla dolduranlar bu yıl da altın çilekle bir kez daha köşe oldular. Dahası biliyorsunuz, altın çilek tableti alımında 2 gün sonra bir vatandaş vefat etti, otopsi sonuçları heniz açıklanmadı ancak ''sabah.com.tr/Yasam/2011/.../bakan-altin-cilek-hapi-sahte-bir-urun'' haberine bir göz atarsanız ne demek istediğimi daha rahat anlarsınız.

Görüldüğü gibi obezite gerçekten bir halk sağlığı sorunu ancak bugüne kadar bu soruna net olarak çözüm üretilebilmiş değil. Belki de çare aslında tabiatta gizli ancak insanoğlu her zaman olduğu gibi sihirli bir elin kendisine dokunmasını ve sorunun hemen çözülmesini bekliyor. O zaman da tabii olarak bir takım ''ümit tacirleri'' çıkıyor ve bu durumu değerlendiriyor.

Bu nedenle ben de yaşam tarzı değişikliğini esas alan tedavilerden demeyelim de, programlardan yanayım. Zira yapılan çalışmalar, örneğin diyabet gelişmesini engelleyen en önemli durumun yaşam tarzı değişikliği olduğunu ortaya koymuş durumda. Sağlıklı ve dengeli beslenmenin bireyleri yalnızca kalp-damar hastalıkları ve kansere karşı değil, birçok hastalığa karşı koruduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır. Yaşadığımız yüzyılda sağlık biliminde yapılan çalışmaların büyük bir kısmı beslenme üzerinde yoğunlaşmaktadır. Veriler göstermektedir ki, beslenme-sağlık ilişkisi bundan sonraki yüzyıllarda da önemini sürdürecektir.

Metabolik balans beslenme programı da Almanya'da İç Hastalıkları ve Beslenme uzmanı Doç.Dr.Funfack tarafından geliştirilmiş böyle bir program. Tüm dünyada 30’dan fazla ülkede yüzbinlerce kişi tarafından uygulanmış, Türkiyede son zamanlarda konuyla ilgilenen kişilerin ilgisini çekmeye başlamış bir program. Haliyle insanlar bu konuda araştırmalar yaparken örneğin ‘’metabolik balansa güvenmeyin.’’ gibi iddialarla da kaçınılmaz olarak karşılaşıyor ve haklı olarak kafasında acabalar belirebiliyor. Ben bir doktor olarak uyguladığım veya önerdiğim tedavinin önce bilimsel temellere oturup oturmadığına bakarım. Orda burda kimin ne söylediği değil, uluslararası bilimsel dergilerde yayımlanması önemlidir. Bu nedenle metabolik balansı ben de herkes gibi araştırırken kafamda beliren ‘’acabalardan’’ ilki programın bilimsel temellere dayanıp dayanmaması idi. Neyse ki Dr.Funfack’ın ekibinden araştırmacılar çalışmalarını çoktan ‘’journal of nutrition and metabolism’’ dergisinde yayınlanmışlardı (Meffert C, Gerdes N. J Nutr Metab.2010;2010:197656. Epub 2010 Dec 21. Program adherence and effectiveness of a commercial nutrition program: the metabolic balance study). Kendim bu konuda ikna olduktan sonra kafalarda en fazla beliren diğer bir sorunun metabolik balans beslenme programı vazgeçilmez kurallarından birisi olan beş saat ara ile beslenme olduğunu gördüm. Glisemik yükü fazla yemek yediğimiz zaman kan şekerimiz hızla yükselir. Kan şekeriyle beraber insülin hormonu da yükselir. 2 saat sonra insülin düşmeye başlar ve vücuttaki şeker enerjiye dönüşür, 2 saatten sonra da glukagon depo edilmiş şekeri enerjiye dönüştürür. Daha sonra leptin hormonu devreye girer ve o zaman yağlar yakılmaya başlanır ve depo edilmiş olan yağlar enerji sağlamak için kullanılır. Ara öğün atlanarak yemek yendiğinde metabolik olarak yağların yanma süresi başlar ve devam eder. Ancak biz sık aralarla yedikçe insülin salgılanır, insülin salgılandıkça da uzun vadede insülin direnci oluşur. Yani beş saat aralarla beslenme tavsiyesininde bilimsel kanıtları vardır. Üstelik metabolik balans beslenme programında diyette her kişiye özel glisemik yükü az olan besinler seçilir ki insülin salınımı hızlı değil yavaş olsun. Böylece yemeklerden yaklaşık 2 saat sonra hissedilen açlık hissi ve tekrar yemenin önüne de geçilmiş olunur. Çoğu kişi onlarca kalorilik yemeklerden kısa bir süre sonra acıkmalarına anlam veremez ve tekrar büyük bir iştahla yine hızlı insülin salınımına ve yine erken acıkmaya neden olacak yiyeceklerden yer durur ve böylece kendilerini içinden çıkmayı beceremedikleri bir kısır döngüde bulurlar. Hatta çoğu kere diyet proğramlarında verilen ara öğünler yavaş yavaş ana öğün olur. Diğer bir tutarsız bilgi de turunçgillerin metabolik balans beslenme proğramında yer almadığı ile ilgili ki bu iddia tamamen asılsız, altı boş ve nereye dayandığını bilmediğim bir konu. Görüldüğü gibi metabolik balans aslında sadece bir diyet programı değil aslında bir yaşam tarzı değişikliğidir. Bilimsel kanıtları yayınlanmıştır ve etkilidir. Bu nedenle ben derim ki: ’’Metabolik Balans’a güvenin.’’


İstanbul Kardiyoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!