Lenf bezlerindeki büyümeler ( lenfadenopatiler ) çok sayıda nedenlerle oluşabilmektedir. Enfeksiyonlar ( bakteriyel, viral...) hastaların ilk aklına gelen nedenlerden biri olmakla birlikte, günümüzde, çoğu kez bir antibiyotik kullanımından sonra gerilemeyen lenf bezleri için, hekimlere artan sıklıkla “ ben lenfoma mı oldum ? “ sorusu yöneltilmektedir.Bazen aşırı kötümserlik içerse de, lenf bezlerini büyüten çok sayıda nedenlerden biri de lenfomalar olduğu için, bu soru hiç de haksız bulunmamalıdır.

Lenf bezi büyümeleri çok sayıda nedenlerle oluşabilirler. Bunların, tam kan sayımı ( hemgram – CBC ) , kan yayması ( periferik yayma ), kan biyokimyası, görüntülü incelemeler ( akciğer grafisi, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi…) gerekirse biyopsiler uygulanarak ayırıcı tanılarının yapılmaları gerekir.

Lenf bezi büyümelerin bazıları iyi huylu ( benign ) bazıları da kötü huylu ( malign ) nedenlerle gelişebilirler. Bakteriyel, viral, fungal ve diğer mikroorganizmalarla ilgili olarak tüberküloz, infeksiyöz mononükleozis, brüsellozis, AIDS, lenfositik lösemiler, bağ dokusu hastalıkları ( lupus, romatoid artrit ), kanser metastazları gibi çok sayıda hastalık ayırıcı tanıda dikkate alınmalıdır.

Konu başlığımıza gelince, lenfomalar, çok geniş bir hastalık grubunu oluştururlar. Lenfomaları, Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfomalar olarak iki başlık altında inceliyoruz. Burada ,öncelikle, sıklıkları son 40-50 yılda giderek artan, neredeyse her doku ve organı tutan, birçok alt grubu olan , klinik gidişleri de çok farklılıklar gösteren Hodgkin dışı lenfomalardan ( HDL – NHL ) söz etmek istiyorum.

Hastalık seksenli yıllarda yaklaşık 100,000 kişiden 11 kişide görülürken, ikibinli yılların başlarında artarak 100,000'de 20 oranını bulmuştur. Yani hastalığın görülme sıklığı neredeyse ikiye katlanmıştır. Hastalığın sıklığı, yaşa ve çevresel koşullara bağlı olarak giderek artmaktadır. Bağışıklık sistemini olumsuz etkileyen ilaçların kullanımı ( immunsüpresif ilaçlar ) ve AIDS gibi hastalıklar, lenfomaların oluşmasına büyük katkılar yapmaktadır. Bağışıklık sistemi, artan oranlarda uygulanan organ nakilleri ( transplantasyonlar ), radyoterapiler, kemoterapiler ve bu sistemi baskılayan ilaçlarla gücünü kaybetmekte ve lenfoma oluşumuna ortam hazırlanmaktadır. Bunlara çevresel karsinojenlerle giderek artan temasımızı da eklersek, hastalığın neden bu kadar sık görüldüğüne hiç şaşmamız gerekir. Daha önce saydıklarımıza ek olarak otoimmün hastalıklar, inflamasyonlar ve konjenital ( doğumsal ) immün yetersizlikler de lenfomaların ( HDL ) oluşmasını kolaylaştırırlar.

Hastalığın belirtilerine gelince; genellikle hastaların ilk dikkatini çeken, çevresel lenf bezlerinin ( boyun, kol altları, kasıklar …) bazen yavaş ve ağrısız, bazen de hızlı büyümeleridir .Çoğunlukla ağrısız olan ve zaman zaman küçülme gösterebilen lenf bezleri hastaların aklını karıştırarak durumun önemsenmemesine neden olabilirler. Ateş, gece terlemeleri, kilo kayıpları hatta kaşıntılar lenfomaları akla getirebilecek diğer belirti ve bulgulardır. Özellikle ateşin tipik olarak 38 C derecenin üzerine çıkması, hastayı hızla doktora yönlendirebilir. Hodgkin dışı lenfomalarda ( HDL ) çok fazla sayıda organ ve dokunun tutulumu söz konusudur. Bu nedenle, tutulum olan yerlere bağlı olarak çok farklı yakınmaların ortaya çıkması da söz konusudur. Deri, santral sinir sistemi ( SSS ), bademcikler ( tonsiller ),mide, ince bağırsak, dalak, karaciğer, yumurtalıklar, kemik iliği, göğüs kafesi ( toraks ), karın içindeki lenf bezleri ve organlar dahil çok fazla yerin tutulumları, çok farklı yakınmalara ve bulgulara neden olurlar.

B hücreli lenfomalar ( yaklaşık % 88 ) ve T hücreli lenfomalar ( % 12 ) olarak iki alt başlıkta özetleyebileceğimiz lenfomaların, konu alt gruplarına gelince, ayrıntılı patolojik yöntemlerle çok fazla sayıda alt tiplerinden söz edebiliriz. Bu ayrıntılı patolojik incelemeler ve hastalığın gidişi, tedavi yaklaşımlarına çok önemli katkılar sağlarlar. Örneğin, bazı olumlu patolojik özellikler taşıyan lenfomalar sadece izlenirken, bazı lenfomaların tedavisi çok yoğun olarak planlanır. Bu nedenle, doku biyopsi örneğinin kalitesi ve patoloji laboratuvarının hematopatoloji konundaki deneyiminin büyük önem taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.. Klinik bulgular, hastalığın gidişi, moleküler ve immünfenotipik özellikler gibi patolojinin ayrıntıları, doğrudan yapılacak tedavinin şeklini ve prognozu ( hastalığın sonucunu ) belirler. Ayrıca yaş, hastanın performans durumu, hastalığın ileri evrede ve yaygın olması...gibi özellikler de önemli prognostik faktörlerdir.

Tedavi ve diğer konulara başka bir yazımda değinmek istiyorum.

Sağlıkla kalın.

Prof. Dr. V. Akın Uysal

Hematoloji Uzmanı


Ankara Dahiliye uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!