Ey Aşk Sen Nerdesin?

Yaz bir türlü gelemedi derken sıcaklar artık iyice kendini göstermeye başladı. Temmuz ayı rüzgarıyla, sıcağını da yanına alarak geldi. Çocukluğumdan beri çok severim bu ayı. Daha okulların açılmasına çok vardır. Her gün denize girilir. Akşamları arkadaşlarla buluşulur, sohbet edilir. Kağıt oynanır. Bisiklete binilir. Aşık olunur. Temmuz ayı her zaman bana çocukluğumu hatırlatır. Eskiden olduğu gibi şimdi de her temmuz ayında çocukluğumda yaptığım şeyleri yapmak isterim. Bunları yapınca mutlu olurum çünkü içimdeki çocuğun istediklerini yapmış olurum.
Temmuz ayı aşk ayıdır bana göre. İnsanlar hormonların da etkisiyle daha kolay aşık olurlar birbirlerine. Bu hafta Zülfü Livaneli’nin Serenad isimli kitabını okudum. Okumadıysanız eğer mutlaka okuyun. İçindeki aşk hikayesinin güzelliği kadar ikinci dünya savaşı dönemine de ışık tutan bir kitap Serenad. Ben çok etkilendim. İster istemez aklıma şu soru geldi: Acaba günümüzde de hala bu kadar kuvvetli aşklar var mı? Romandaki iki aşık karakter Max ve Nadia gibi birbirine her şeyiyle bağlı olan, birbirini tutkuyla seven insanlar var mı acaba?
Günümüzde aşklar artık “kullan at” cinsinden aşklar olmuş durumda. İnsanlar bu tüketim toplumu içinde birbirlerine bağlanmak istemiyorlar. Sadece ihtiyaç anında birbirlerini arayan bir sürü insan var çevremde. “Aman kimse benim rahatımı bozmasın”, “Kimseyi çekemem” deyip yalnızlığıyla barıştığını sanan ama bir o kadar da bencil ve mutsuz olan insanlar var çevremde. Sizin çevrenizde hiç var mı gerçek aşkı bulan birileri? Gerçekten birbirlerini tutkuyla seven, birbirine bağlı, birbiriyle olmaktan büyük keyif alan insanlar var mı çok merak ediyorum. (Varsa eğer lütfen bana bu aşk hikayelerini yazın. Önümüzdeki sayılarda yayınlayalım.)
Sevgiden uzak yaşadığımızı düşünüyorum ben. Her şey şartlara ve koşullara bağlı sanki bu hayatta. Evlenmek için aradığımız belli kriterler var (zengin olsun, bonkör olsun, iyi okumuş olsun, yakışıklı/güzel olsun… Daha listeyi çooooooook uzatabilirim). Arkadaş olmak için aradığımız özellikler var. Ben de çeşitli özellikler arayan cinsten bir kişiyim. Ama asıl aradığım şey DOĞALLIK ve İÇTENLİK. Eğer karşımdaki kişi, yüzünde bir maskeyle dolaşmıyorsa, bana karşı içtense ve ben o kişinin yanında kendim olabiliyorsam bu benim için yeterlidir. Doğal olmayan insanların kendilerine bile oyun oynadıklarını düşünüyorum ve böyle insanlarla birlikte olmak beni rahatsız ediyor. İçimdeki çocuk içinden geldiği gibi davranmak istiyor. Maskeli insanların yanında içimdeki çocuk da maske takmak zorunda olduğu için bu onu çok sıkıyor ve derhal o ortamdan uzaklaşmak istiyor.
İçimizdeki çocuk yanımız bizim kişiliğimizin ana öğesi. Onunla ne kadar bağlantıda olursak o kadar tatminkar ve doyumlu hissederiz kendimizi. Bir düşünün küçükken neler yapmayı severdiniz? Neler sizi mutlu ederdi? Sizi üzen şeyler nelerdi? Üzüldüğünüzde ya da çok mutlu olduğunuzda bunu nasıl gösterirdiniz? İnsanların sizi sevmesi için neler yapardınız? İşte bu sorulara verdiğiniz yanıtlar içinizdeki çocuğun nasıl bir kişi olduğunu gösteriyor. Hadi bu hafta içinizdeki çocuğun istediklerini yapın. Çocukken yapmayı çok sevdiğiniz şeyleri tekrardan yaşayın. Onu hep dinleyin ve biraz da şımartın…
Mutlu bir hafta geçirmeniz dileğiyle…

Klinik Psikolog & Yaşam Koçu Pınar ÖZGÜNER