İnsan varolmak için, “ben” diyebilmek için sınıra ihtiyaç duyar. Doğadaki canlılar, devletler, bireyler sınırlar için savaşır hatta yok olurlar. Sınır yoksa kaos, belirsizlik ve gerginlik yaşanır. Sınır var ama net değilse çatışma potansiyeli de vardır.

Evlilik ya da yakın ilişkiler sınırlar konusunda çok özel bir konuma sahiptir. Şöyleki; “biz içinde ben olamazsan”, yani hep biz ya da hep ben dersen evlilikte sıkıntı kaçınılmazdır. Kişi hem kendini ifade etmek özgür birey-tek başınalık kutbunu yaşatmak ister, hemde ait, güvende, sadık kutbunu yaşatmak ister. Kıskançlık bir açıdan ilgi sevgi ifadesiyken diğer taraftan sınır ihlali gibi algılanabilir. Bir kutup abartıldığında diğer kutup sorun çıkarmaya başlar. Örneğin kişilerin hobilerinin arkadaşlarıyla vakit geçirmesinin sınırı nedir? Her an her şeyi birlikte yapmanın bedeli sıkıntı ve monotonluk olabilirmi?

Kadın ve erkeğin sınırları hukuken, dini olarak, üstbeyinde ve alt beyinde hep farklı çizilmiştir. Bu farklılıkları göz önüne aldığınızda sınırları tam ortadan ikiye bölüp eşitlemek pratikte ne kadar işe yarar? Bu konuda cinsiyet farklılıklarının farkedilmesi ve sınırın uzlaşmada ve uzlaşma kültüründe çizilmesi uygun görünmektedir.

Çoğu kadına göre erkek onu koşulsuz sahiplenmelidir, ancak diğer taraftan bu sahiplenmenin sınırını erkek çizerken defalarca uyarılar almaktadır ve uyarılar çoğunlukla tutarsızlıklar içermektedir. Çünkü kadının içinde model aldığı sınırlar alt beyinde kayıtlı- genelde 30-40 yıl öncesinin ana-baba sınırları ve binlerce yıllık kollektif sınırlardır. Üst beyin kadın ve erkeğin eşit olduğunu söylerken, ilk maddi krizde alt beyin erkeği evi geçindiremediği için yargılamaya başlar. Ortada çıkar varsa kişi işine geldiği zaman alt beyni işine geldiğinde üstbeyni kullanabilir.

Erkek içinde aynı durum söz konusudur, eğer birine sahiplenmek istediğinde tepki alırsa, ya da eşinden daha az para kazanırsa, alt beyin kendini tehdit altında hisseder, alt beyine göre bir erkek evin geçimini sağlar ya da eve “av” getirir bunu yapamadığında sıkıntıya girer, üst beyin ise “kadın erkek eşit” der. Ama yaşanılan eziklik ve güçsüzlük gerginliğe ve öfkeye neden olur. Kadın üst beyni gerginliği ve öfkesinden dolayı eşini yargılarken, kadının alt beyni güçsüz erkeğe tepki verip gerginleşir ve iki gergin insan zorlanmaya başlar.

Hukuk da bu konuda zorlanmaktadır; Bir taraftan kadın erkek eşitliğine vurgu yapılmakta hatta pratikte kadınların “kollektif savunmasızlığı” nedeniyle boşanma, şiddet nafaka vs konusunda pozitif ayrımcılık yapılmaya çalışılmakta ancak bunu farkeden bir çok kadın bu durumu kullanmakta ve bir çok erkek hukuki çatışma durumlarında mağdur konuma düşmektedir. Bu konuda benim kişisel görüşüm; kadına pozitif ayrımcılık desteklenmeli ancak bu durumun suistimali özenle engellenmelidir.

Yukarıdaki örnekler çoğaltılabilir ya da tartışılabilir. Belliki özel konumu nedeniyle evliliklerdeki sınır ihlalleri sonsuza kadar sürecektir, ancak bu konuda iyi niyetle kutuplaşma olmadan bu konulara gerekli toplumsal ve devlet desteği sağlanmalı, uzman görüşleri dikkate alınmalıdır. Sınırlar ve cinsiyet farklılıkları konusunda eğitim ve iletişim en az hukuksal destek kadar önemli görünmektedir. Aksi taktirde evlilikler bir süre sonra herkesin anlaşmalar imzalayarak gerçekleştireceği, güven ve romantizmden uzak yaşanmaya başlanacaktır.


İstanbul Psikiyatri uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!