“Toplumun temel birimi olan aile, evlilik ilişkisi ile başlayan bir sistemdir ve toplumun sosyal, ahlaksal ve kültürel sürekliliğinin sağlanması adına önem taşımaktadır. Evlilik ilişkisinin sürmesi ve sağlıklı bir aile yapısına ulaşılması temelde iki farklı bireyin, iki farklı kişilik yapısının uyumu çerçevesinde gerçekleşmektedir. Birbirinden farklı, her biri kendine özgü nitelikler taşıyan insanların nasıl olup da yaşamlarını birlikte sürdürebildiği, hangi kişilik yapılarındaki bireylerin daha uyumlu birliktelikler yaşayabildiği veya çiftlerin birbirinin kişilik özelliklerini nasıl etkilediği ve değiştirdiği gibi sorulara verilecek yanıtlar kişilik ile evlilik doyumu arasındaki ilişkiyi anlamak açısından çok anlamlıdır”(Kansız ve Arkar, 2011).

Hawkins (2006)’e göre evlilik insan yaşamındaki en önemli kişilerarası ilişkilerden biri olarak kabul edilir ve bazı insanlar için önemli bir doyum ve mutluluk kaynağıyken, bazıları için pek çok olumsuz sonucu beraberinde getirir. Mutsuz bir evliliği sürdürmenin genel mutluluk, yaşam doyumu, benlik saygısı ve genel sağlıkla olumsuz yönde ilişkili olduğu bulunmuştur (Akt; Curun, 2006).

Adler, iyi bir evliliğin insanın gelecek kuşaklarını yetiştirmenin en iyi yolu olduğunu ve bu niteliğin her zaman göz önünde bulundurulması gerektiğine değinmektedir. Ona göre evlilik gerçekten bir görevdir, kendine özgü kuralları ve yasaları vardır; bu yeryüzü kabuğunun sonsuz yasası olan işbirliğini zedelemeden, o kural ve yasaların bir bölümünü benimseyip bir bölümünü reddedemeyiz (Adler,1999: 139).

Bizim toplumumuzda, gelenek ve kültürümüzde, ailenin kutsallığı söz konusudur. Bundan dolayı belirli bir yaşa gelmiş gençlerin evlenmeleri, evli olanların ise bu ilişkilerini sürdürmeleri beklenmektedir. Tabi ki her ailenin kurulduktan sonra mutlu bir şekilde devam etmesi, o ailelerin evlilik sorunlarını ile baş edebilmelerine ve evlilikten sağladıkları doyum düzeylerine bağlıdır. Sorunlarıyla baş edebilen aileler yaşar, alt edemeyenler ise sıkıntılar içinde hayatlarını sürdürür ya da evlilik kurumunun bozulması ortaya çıkar. Toplumların en küçük olgusu, çekirdeği ya da yapı taşı olan aileler, güçlü ve sağlam temellere dayandırılmalı, bu olgunun bozulmaması için kişilerin özveri, karşılıklı saygı ve sevgi göstermesi gerekmektedir. Ailelerin güçlü temellere dayanması kişinin evlilik öncesi yaşantısı ile yakından ilişkilidir ve uygun eş seçimiyle başlar, evliliğin sıkıntı ve mutluluğunu paylaşma ve karşılıklı anlayışla devam eder (Acar, 1998).

Evlilik doyumu, partnerlerin evliliklerinden, ilişkilerinden ve birbirlerinden ne kadar tatmin oldukları ile ilgilidir. Bir çift ilişkisinde tatmin olmak, “mutlu” olmak demektir. Fakat gerçekten mutlu olmak için ön koşul partnerlerin birbirlerini oldukları gibi kabul edip, sevmeleridir (Oprisan ve Cristea, 2012).

Evlilikte bireyler yaşamı paylaşmak üzere bir araya gelirler. Bazı noktalarda beraber, bazı noktalarda ise birbirlerinden farklı düşünen bireylerin çatışma yaşamadan bu birlikteliği sürdürmeleri beklenemez. Ancak mutlu bir evliliğin sürdürülebilmesi, evlilik ilişkisinin yıpranmaması ve sorunların her iki tarafı da memnun edecek şekilde çözülebilmesi için eşlerin birbirleriyle nasıl iletişim kurmaları gerektiğini bilmeleri oldukça önemli bir konudur (Ergin, 2012: 187).

Üncü (2007)’nün araştırmasına göre cinsiyetin, evlilik doyumunda önemli değişikliklere yol açtığı görülmektedir. Cinsiyet değişkeni dışında, evlilik süresi, evlenme şekli, eğitim durumu gibi değişkenlerin de evlilik doyumu üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir. Evlilik doyumunda etkili olan diğer bir değişken olarak, yaşanan problemlerin çözümleniş şekli sayılabilir.

Bu araştırma kapsamında evlilik doyumunu etkilediği düşünülen faktörlere yenileri eklenmiş ve evli bireylerin kıskançlık düzeylerinin , benlik saygılarının ve evlilikteki çatışmalarının evlilik doyumlarını ne düzeyde etkilediklerine bakılmıştır.
Korkmaz (1996) insan hayatının çeşitli noktalarında duygusal ve bilişsel değişkenlerin bireyin benlik kavramına değişik şekillerde katkıda bulunduklarını, aynı zamanda benliğin çevreden alınan geribildirimlere dayanarak, toplumsal etkileşimlerle gelişme gösterdiğini belirtmektedir. Ona göre benlik saygısı, kişinin kendisi hakkında ve sürekliliği olan bir değerlendirmedir. Böyle bir değerlendirme, toplum içinde beğenilir olma ve kabul görme, kendi bedensel özelliklerini kabul ve benimseme gibi kişinin kendisi için onayladığı veya onaylamadığı özellikleri ile ilgili olup, onun kendi değeri hakkındaki yargısını göstermektedir.

Yapılan araştırmalar benlik saygısı yüksek olan bireylerin, kendine güven, başarma isteği, iyimserlik, zorluklardan yılmama gibi olumlu ruhsal niteliklerle birlikte, kendilerini saygı ve kabul edilmeye değer, yararlı, önemli kişiler olarak algılama eğiliminde olduklarını göstermektedir. Ayrıca benlik saygısı yüksek olan bireylerin yeni fikirlere açık, kişiler arası ve grup ilişkilerinde başarılı, rahat, aktif, girişken, yaratıcı ve araştırmacı niteliklerinden dolayı toplumda daha aktif görevler aldıklarını göstermektedir. Benlik saygısı düşük olan bireylerin ise, karşısındakilere güvenemeyen, kolay umutsuzluğa kapılan, sosyal ilişkilerde uyum sağlayamayan, çabuk suçluluk ve utanç duygularına kapılma gibi kişilik özellikleri gösterdikleri belirtilmektedir (Aksoy ve Mağden, 1993).

Oprisan ve Cristea (2012)’nin evlilik doyumu ile ilgili yaptıkları araştırmanın sonucuna göre hayat doyumundan kaynaklanan mutsuzluğun, evlilik doyumunu etkilemediği görülmektedir. Öyle ki, benlik saygısı arttıkça hayat doyumuna dair mutsuzluk azalmaktadır ve bunun tam tersi de geçerli olabilmektedir. Partnerler hayata dair konularda ne kadar kötümser olurlarsa benlik saygısı da o derece az olur. Evli bir çift problemlerini kendi aralarında rahatlıkta halledebiliyorlar ise bu, çiftlerin yüksek benlik saygısına sahip olduğunu gösterir.

Kıskançlık, düşük benlik saygısı ve yetersizlik duygularının bir sonucu olarak ele alınmaktadır (White 1991). Ancak, bazı araştırma sonuçları bu varsayımı desteklerken (Buunk 1982), bazıları da ikisi arasında anlamlı bir ilişkinin bulunmadığını göstermektedir (Bringle ve Buunk 1985, Hansen 1982). (Akt; Demirtaş, 2004).

Silva’ya (1997) göre normal bir insan tepkisi olan kıskançlık, kıskanç bireyde, kıskanılan bireyde veya “hedef” haline gelmiş olan bireyde ızdırap yaratan duruma geldiğinde “hastalıklı kıskançlık” halini alır. Aşırı kıskançlık, evliliği içten içe çökerten en ciddi davranış bozukluklarından biridir. Kıskançlık dozuyükseldiği zaman eşler arasında huzursuzluklar çatışmalara neden olabilir. Çünkü sürekli olarak ne zaman, nerede olduğunun takip edilmesi ve hesabının sorulması ya da hesabının veriliyor olması her iki tarafı da mutsuz eder (Akt; Orhan, 2010).

Kaye’a (1977:47) göre insanlar çok sık diğer insanların kendilerini mutlu edeceği, kendilerinin de eşlerini mutlu edeceği düşüncesi ve beklentileriyle evlenirler. Mutsuz insanlar üzüntülerinden kurtulmak ve sonuç olarak daha mutlu olabilmek için evlenmeyi istemektedirler. Araştırma kanıtları evlilik öncesi mutluluğa eğilimli olanların mutlu, evlilikten önce mutsuz olmaya eğilimli olanların mutsuz olduğunu göstermiştir. Evliliğin bir kişiyi mutlu ya da mutsuz yapmayacağı aşikardır. Bununla birlikte evlilik, yetişkinlerin hayatlarında en çok doyum sağlamalarına yardım eden bir ilişki olmasına rağmen, kendi kendine mutluluk yaratamaz. Mutluluk insanların içindedir ve onların birbirleriyle ilişkilerine bağlıdır.Eşlerin birbirleriyle iletişimleri iyi olduğunda birbirlerini mutlu etmeyi başardıkları ise yaygın bir inançtır (Akt;Acar, 1998).

Evlilik

Evlilik, karşıt cinsten ergin iki kişinin törel ve yasal bağlara uyarak kurdukları biyo-psiko-sosyal bir kurumdur. Evlilik, toplumsal hayatın en temel nüvesi olan aileyi meydana getirir. Aile birçok biyolojik, psikolojik ve sosyolojik ihtiyaçlara cevap veren temel bir sosyal kurumdur (Tan, 1978: 98).

Gül’e (2011: 21) göre “evlilik” kavramı, “ aile” kavramına göre daha belirgindir. “Aile” bir grup ya da örgüt, “evlilik” ise karşı cinsten iki kişinin birlikte yaşamak, yaşantıları paylaşmak, çocuk yapmak ve yetiştirmek gibi amaçlarla yaptıkları bir “sözleşme”dir. Evlilik kurumsallaşmış bir yol, bir ilişkiler sistemi, kadınla erkeği karı-koca olarak birbirine bağlayan, doğacak çocuklara belli bir statü sağlayan ve toplumsal yönden üzerinde devletin kontrol, hak ve yetki iddiası bulunan yasal bir ilişki biçimidir. Bu ilişki biçiminde eşlerin ve çocukların hak ve yükümlülükleri yasalarla olduğu kadar, toplumsal kurallar, gelenekler ve inançlarla da belirlenmiştir.

Kimi zaman eleştirilse de, zaman içerisinde birtakım değişikliklere uğrasa da yaklaşık 4000 yıldır var olan bu kurum, temel özelliklerini koruyarak günümüze kadar gelen ve vazgeçilmeyen bir kültür olgusudur (Yıldırım, 1992). İnsana özgü ilk toplumsallaşma davranışı olan evlilik sistemi, ilkel toplumlarda fiziksel hayatı sürdürmenin pratik bir sebebi olarak görülmekteydi. Ortaçağda buna eklenen bir başka boyutla, eş seçiminde aşk kavramı gündeme geldi. Böylece çağdaş toplumlarda da evliliğin temel motivasyonları, fiziksel hayatı sürdürme, ekonomik güvenlik ve aşk olarak kendini ortaya koydu. Kişileri evliliğe götüren önemli etmenler arasında insanların duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını gerçekleştirme istekleri de yer aldı (Woody ve Woody, 1973). Bu gelişmeleri dikkate alan Kephart (1966), cinsel gereksinimlerin karşılanmasının ve toplumun beklentilerinin de evlenme nedenlerinden olduğunu ileri sürmektedir. Günümüzde de evliliğin gereği ve nedenleri düşünüldüğünde, evlilik yaşamının, iki kişinin biyolojik, sosyal ve psikolojik gereksinimlerini doyurmayı amaçladığı gözlenmektedir. Biyolojik bir ihtiyaç olarak cinsel güdüyü doyurmak, sosyal ihtiyaç olarak birlikte güven, korunma, dayanışma içinde olunduğunu hissetmek, psikolojik ihtiyaç olarak sevmek ve sevilmek, evliliğin en önemli işlevlerindendir (Özgüven, 1997 ; Akt.Ersanlı ve Kalkan, 2008 :1).
Kaye (1977:46) bireyi evliliğe iten nedenleri açıklayabilmek için, "İnsanlar niçin evlenirler? Sizin anne-babanız, büyükanne-büyükbabanız evliliği niçin seçmiştir? Muhtemelen siz de evleneceksiniz. Neden? Evlilikte çoğu insanın ilgisini çeken ne vardır? sorularını sormuş ve aşağıda belirtilen sonuçlara ulaşmıştır:

Özel birinin sözünü, vaadlerini kabul etmek kişilerin hoşuna gider. O kişilerin vaadleri birçok insan için, harcanan zamana değdiği ve o kişinin önemli olduğu mesajını verir. Çoğu insan bir sürü insanın içinden bir kişiye hayatını adamayı ister. Evlilik bu adamanın ifadesi ve evlilik töreni ise bu istenen vaadin önemli bir sembolüdür. Eğer yüksek derecede iki taraflı anlaşma ve sorumluluk var ise evlilik anlaşmasına (kontratına) gerek yoktur. Fakat ne yazık ki bu aşamaya ulaşılamamaktadır. Çoğu insanın evliliği, kadınla erkek arasında kağıt üzerinde yapılan bir sözleşme olarak kalmaktadır ( Kaye 1977:46; Akt. Acar, 1998).

Evlilik bağının kurulmasıyla eşler bakımından aynı evde yaşama, müşterek hayatı paylaşma, birbirlerinin alışkanlıklarını benimseme, yeni alışkanlıklar kazanma, toplum içinde evlilik sonucu kazanılan rolleri ve gereksinimleri yerine getirme söz konusu olmaktadır (Acar, 1998).Bununla birlikte evlilik pek çok olumlu duyguyu da beraberinde getirir. Evlilikte yakınlık, anlayış, duyguların paylaşılması ve empati gibi önemli öğeler içeren sosyal ve duygusal destek, eşlerin bedensel, ruhsal ve sosyal iyi oluşlarına katkı sağlamaktadır. Evli bireylerin evli olmayanlara göre psikolojik ve bedensel sağlıklarının daha iyi olduğu; mutsuz bir evliliğe sahip olanların ise daha fazla ruhsal ve bedensel hastalık yaşadığı , genel mutluluk düzeylerinin ve yaşam doyumlarının düşük olduğu söylenmektedir (Şen, 2010 ; Akt. Ovalı, 2010).

Ancak bazen de yanlış sebepler doğrultusunda verilen evlilik kararlarının bireyleri mutsuz bir yaşantı içine soktuğu görülmektedir.

Berkley (1981), bu sebeplerin seksüel partner kazanmak, ekonomik ve duygusal güvenlik elde etmek ve var olan terk edilmişliğin yalnızlığından kaçınmak olduğunu söylemektedir. Bir kişiyi incitmek ya da geriletmek için evlenenler vardır. Bu kişiler, evlenerek incinmiş duygularına merhem bulurlar. Bazı insanlar da yalnızlığın eziciliğinden dolayı evlenirler. Onlara göre evlilik yalnızlıktan kaçma yoludur. Fakat bu kötü bir çözümdür. Kişi eşini kendi tekeline almak için de evlenebilir. Bu durum, eşleri birbirinden uzaklaştırmada etkili bir rol oynar. Sonuç olarak Berkley'e göre yalnızlık duygusuyla evlenmek hatadır ve ayrılmaları artırır (Akt; Acar, 1998).
Gerçek bir evlilik, bir kişinin iptal edebileceği bir satın alma sözleşmesi veya kendi isteğiyle feshedebileceği bir kontrat değildir. Bu düşünce ile evliliğe adım atan bir kişi, en baştan evliliğini ipotek altına almıştır (Plattner, 1970).

Fitzpatrick (1987) çiftlerle ilgili çalışmasında geleneksel, bağımsız ve aykırı olarak üç tür evlilik tipi tanımlamıştır. "Geleneksel çiftler", geleneksel olarak tanımlanan rollere sahiptirler. Bu tür evlilikteki eşler, birbirlerine bağımlıdır ve çok az bireysel otonomiye sahiptirler. Kendilerini açmaya değer verirler, fakat yalnızca ilişkileriyle ilgili olumlu duygularını ifade ederler. Bu tür evlilikte kadınların cesaretlenmesiyle, erkekler kendi kaygılarını paylaşırlar ve bu tür evlilikler genelde doyum verici evliliklerdir. "Bağımsız çiftler", evliliklerinde cinsiyet rolleri anlamında daha androjen bir yaklaşım benimserler. Hem olumlu hem olumsuz duygularını paylaşırlar ve ilişkilerindeki değişim ve gelişime kendilerini adamışlardır. Bu çiftler oldukça bağlı olmalarına rağmen, evliliklerinde yüksek düzeyde doyumsuzluk ve çatışma yaşarlar. "Ayrı çiftlerde", kadınlar ve erkekler otonomiye, yalnızlığa ve duygusal uzaklığa değer verirler. Bu türdeki çiftlerin nadiren kendilerini açtıkları görülmekte ve ilişkilerindeki doyum, bağlılık ve duygulanım yönünden yetersiz oldukları ifade edilmektedir (Akt; Güngör, 2007).

Bilen'e (1978) göre başarılı evlilik, sadece kavga ve dövüşten uzak olmakla kalmayan, aynı zamanda dinamik ve büyüyen ilişkiler bütünü haline gelendir. Sonuçta başarılı evlilik uyuşma, paylaşma demektir ve kişinin yükümlülük ve sorumluluklarını olgunca kabullenmesini gerektirir.

Plattner (1970) da evlilikte daha iyi ve etkili iletişimin bazı incelikleri bulunduğunu aktarmış ve bunları 3 madde halinde sıralamıştır:
1.“Savaşmayı öğrenin”. Eşler arasında bakış açısı farklılığı kaçınılmazdır. Bu tavsiye, bakış açısı farklılıklarını doğru şekilde ifade etmenin öğrenilmesi gerektiğini anlatmaktadır. İyi bir dinleyici olunmalı, eşe gereksiz ve saldırgan sözcükler yöneltilmeden, bunun yerine, söylenilenlerin gerçek anlamını ve maksadını farkederek, iyi niyetli olarak değerlendirme yapılmalıdır. Düzgünce tartışmayı öğrenmek, gelecekte ortaya çıkabilecek anlaşmazlık durumlarına karşı güven ve sakinlik sağlar.
2.“Uzlaşma sanatını öğrenin”. Uzlaşma, bütün iyi evliliklerde çok önemli bir yere sahiptir. Uzlaşmak için doğru bir an seçmeye teşebbüs etmek dahi önemlidir. Kimi insanlarda kötü anların etkileri nispeten daha çabuk geçerken, diğerlerinde ise bu süreç daha uzun sürebilmektedir. Karşı taraf uzlaşmaya hazır değilse, girişimler başarısızlığa mahkum olacaktır. Ve böyle bir başarısızlık, uzlaşmaya hazır ve istekli olan tarafı yeniden kötü ve umursamaz bir ruh haline sokacaktır. İlişkiyi düzeltecek olan doğru cümleleri bulmak kolay değilse acele edilmemeli, doğru zaman beklenmelidir. 3. “Partnerinize daha çok özgürlük tanıyın”. Genç evli çiftlerde, birbirlerine aşırı derecede uyum gösterme eğilimi görülmektedir. Bir süre sonra çiftlerden biri, bu aşırı uyum gösterme durumundan rahatsız olmaya başlar. Çünkü kendi öz benliğine ait olmayan kalıpların içerisine girmeye ve düşünceler edinmeye zorlanmıştır. Dolayısıyla kısıtlanma ve hapsedilme hissi ve beraberinde gelen gerginlikler deneyimlenir. Bu hisler görmezden gelinirse, her türlü zorluğa sebebiyet verebilirler.Evlilik ilişkisinde, taraflardan birinin, diğerinin tüm hayat anlayışına uyum göstermeye -kendi karakter özelliklerini yitirircesine-zorlanması, aralarındaki aşkı suistimal etmek demek olacaktır. Bu durum aşk ya da karakterle ilgili değildir. Dolayısıyla bu farklılıklardan “kurtulmaya” çalışmak gibi bir durumu, evlilik ilişkisinde zorunlu kılmaya gerek yoktur. Bunun yerine, farklılıklara rağmen evlilikte başarılı olmaya çalışmak gerekir. Bu, insanın kişiliğine saygı duymakla, olduğu gibi olmasına izin vermekle ilgili bir durumdur. Böyle durumlarda içten bir iyilik ortaya çıkar ve karşıdaki kişi tarafından eşit haklara sahip olmaktan daha fazla takdir görür. Eğer kişi bütün dış baskılardan kurtulmuş hissederse, partnerine uyum sağlamak konusunda daha çok gayret göstermeyi deneyecektir.

Evlilik Kuramları

Sevginin Evrimi Kuramı

Wilson’ (1981) un kuramına göre sevgi üç içgüdüden kaynaklanmaktadır: Korunma, koruma ve cinsel dürtü. Korunma içgüdüsüne göre, eşe bağımlı davranış korunma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bu da ilk çocukluk yıllarındaki anne figürü tarafından korunma ihtiyacının bir devamı niteliğindedir. Bu nedenle eş seçiminde, özellikle erkekler annesine benzeyen kadınları seçme eğilimindedirler. Koruma içgüdüsü ise, eşlerin birbirlerini yetişkin olarak görmelerinin yanısıra çocuk olarak da gördükleri, dolayısıyla birbirlerini koruma ihtiyacı duymalarıdır. Cinsel dürtünün başlıca amacı çoğalmaktır. Ancak bu amaç, kadın ve erkeklerde farklı davranışlara yol açmaktadır. Erkeklerin amacı tohumu mümkün olduğu kadar kısa sürede ve çokça yaymaktır. Bu nedenle, erkeklerin seçici olmadan, olabildiğince çok kadınla ilişkide bulunmaları gerekirken; genlerini yayma olanağı daha az olan kadınlar ise, çocuğunu edineceği erkek konusunda daha seçici olmak zorundadır. Bu kurama göre insanlar tek eşlilik için yaratılmamışlardır. İnsanların içgüdülerine önem veren bu kuram, sosyal çevreyi önemsememektedir (Sternberg, 1987 ; Akt.Hortaçsu,2003).

Kişilerarası İletişime Dair Sosyal Biliş Kuramı

Miller ve Steinberg’in Kişilerarası İletişime Dair Sosyal Biliş Kuramı da eşler arası ilişkiyi açıklamaya çalışmıştır. Genel olarak sosyal biliş kuramı, insanların başka insanlar hakkında nasıl düşündüğüne ilişkin açıklamalar getirir. Başkaları hakkındaki bilgi, tutum ve inançlarımızı kapsayan ve bize ait “bilgi bankası” adı verilen birikim aracılığıyla iletişim gerçekleşir. Eşler arası iletişimde de aynı süreç işler. Eşini olduğu gibi kabul eden ve geleneksel rollere göre algılamayan çiftlerin evlilik doyumu daha yüksektir, çünkü eşin kendisine özgü özellikleriyle kabul edilmesi, ona yönelik kontrolcü ve bağımlı davranışların olmadığını, aksine eşitlikçi bir yaklaşımın var olduğunu düşündürür ( Gökmen, 2011).

Romantik Aşk Kuramı

Walster’ın Romantik Aşk Kuramı’ (1979) na göre, aşık olma olayı duyguları adlandırma ve sosyal öğrenme ile açıklanabilir. Toplumsal yaşantı boyunca kişiler, yazın, TV gibi çeşitli iletişim kaynaklarından, aşık olmanın nasıl bir duygu olduğunu (kalp çarpıntısı, dil tutulması, uykusuzluk, gözlerin dolması, nefesin kesilmesi gibi) öğrenirler. Eğer çevresinde aşık olunabilecek model tanımına uygun kişi varsa, duygularının nedenini o kişide arayacak ve ona aşık olduğuna inanacaktır. Walster’ın bu görüşü ilginç deneylerle desteklenmiştir (Bercheid ve Walster 1974, 1978; Walster ve Walster, 1979; Akt.Hortaçsu, 2003).

Bağlanma Kuramı

Bowlby’nin Biyolojik Kökenli Bağlanma Kuramına göre, her eşin psikoseksüel gelişimi evlilik uyumunda önemli rol oynamaktadır. Bu kurama göre herhangi bir gelişim evresinde yaşanan yetersizliklerin bir sonraki evrede tamamlanması olanaksız olduğu için; bu yetersizlik evlilik yaşantısında da kendini hissettirmekte, uyum düzeyini düşürmektedir. Mutlu ve sağlıklı bir çocukluk yaşantısı geçirmiş, psikoseksüel çatışmaları sağlıklı bir şekilde çözümlenmiş bireylerin evlilik uyumları da yüksek olmaktadır. Çocukluk döneminde güvenli bir yakınlık sağlamış bireyler yetişkinlik döneminin romantik ilişkilerinde de olumlu özellikler gösterirler (O’Leary ve Smith,1991; Akt. Ersanlı ve Kalkan, 2008).

Bowlby’nin kuramından yola çıkarak bağlılık ilişkilerinin çeşitlerini saptamaya çalışan Ainsworth ve arkadaşları (1978), bebeklerin üç değişik tür bağlılık ilişkisi gösterdiklerini bulmuştur. Bunlar, güvenli bağlılık (secure attachment), gerilimli kaçınan bağlılık (anxious avoidant attachment) ve gerilimli karşı koyucu bağlılıktır (anxious resistant attachment). Hazar ve Shaver (Sternberg,1978) bu bağlılık türlerinin kişilik özellikleri biçiminde geliştiğini ve kişilerin sevgilileriyle ilişkilerini belirlediğini savunmuşlardır. Bu görüşe göre güvenli aşıklar başkalarına yaklaşmaktan ve başkalarının kendilerine yaklaşmasına izin vermekten rahatsız olmadıkları gibi, terk edilme korkusu da duymazlar. Kaçınan aşıklar, başkalarına fazla yakın olmaktan rahatsız olurlar. Başkalarına güvenmek ve bağımlı olmak, onlar için güçtür. Gergin-çelişkili (karşı koyan) aşıklar ise sevgililerinin onları yeterince sevmediklerini düşünürler. Üzerlerine fazla düşerek onları kaçırırlar (Akt; Hortaçsu, 2003).

Psikodinamik Kuram

Bu modele göre insanlar bilinçli veya bilinçsizce kendi narsistik ihtiyaçlarını doyuran eşler ararlar. Eşlerden biri baskın ve agresifken, diğer eş boyun eğici veya mazoşistik düşüncelere sahip olabilir. Yani insanlar ego ideallerine en iyi hizmet edecek kişiyi eş olarak seçerler ve evlilik aracılığıyla bu egolarını gidermeye çalışırlar. Öte yandan ihtiyaçların benzerliği de eşleri bir araya getiren etmen olabilir. Yeni evli ve evlendikten dört yıl sonra boşanmış bireyler üzerinde ihtiyaç tamamlama ve benzerlik durumlarını ele alan bir araştırmada, evliliği süren çiftlerde anlamlı bir ihtiyaç tamamlama davranışı görülmemiştir, fakat anlamlı bir benzerlik düzeyi ortaya çıkmıştır. Boşanmış bireylerde ise ne ihtiyaç tamamlama ne de benzerlik bulunmuştur. Eşlerin benzerlik düzeyleri arttıkça evlilik uyumlarının da arttığı görülmektedir (O’Leary ve Smith,1991; Akt. Ersanlı ve Kalkan, 2008).

Yükleme Kuramı

Fincham, Bradbury, Baucom tarafından geliştirilen evlilikte yükleme kuramı en genel düzeyde, insanların “neden” diye başlayan sorunları nasıl cevapladıklarıyla ilgili bir kuramdır. Evlilik ilişkisinde nedensel ve sorumluluk yüklemelerinin önemi üzerinde durmaktadır. Niyet, güdü ve suçluluğu içeren sorumluluk yüklemelerinin uyumlu ve uyumsuz eşlerin birbirinden daha iyi ayırt ettiği ileri sürülmektedir (Tutarel-Kışlak, 1995).

Sosyal Öğrenme Kuramı

Sosyal Öğrenme Modeli Thibault ve Kelley’in Sosyal Mübadele Kuramına uzanır. İkili ilişkilerdeki karşılıklı bağımlılığı açıklama amacını güden kuram ilişkiden alınan doyum ve ilişkiye bağımlı olmanın, iki ayrı kavram olduğunu ileri sürmektedir. Bir birey kendisine fazla doyum sağlamayan bir ilişkiyi bağımlılığın yüksek olması nedeniyle sürdürebilir. Sosyal mübadele yaklaşımına göre bu karşılaştırma düzeyi seçenekler için karşılaştırma düzeyi olarak adlandırılmaktadır. Karşılaştırma düzeyi, bireysel yaşantılar ve gözlemlere bağlı olarak bir ilişki türü için doyum-doyumsuzluk boyutundaki nötr noktayı temsil etmektedir. Herhangi bir ilişkiden alınan sonuçlar bu nötr noktanın üstündeyse ilişki doyum verici, altında ise doyum sağlayamayan ilişki olarak nitelendirilmektedir. Seçenekler için karşılaştırma düzeyi ise bireyin mevcut ilişkilerini olası başka bireylerle yaşaması durumunda elde edeceği doyuma ilişkin tahminlerinin orta noktasıdır. Bu durumda kurama göre insanlar, ilişkiyi sürdürüp sürdüremeyeceği konusunda karar verirken seçenekler için karşılaştırma düzeyini ölçüt olarak kullanmaktadırlar (Hovardaoğlu, 1996; Akt.Doğan,2010 ).

Pekiştireç Kuramı

Stuart’ın pekiştireç modeline göre uyumlu ve uyumsuz çiftlerin davranışları gözlendiğinde uyumsuz çiftlerin birlikte boş zaman faaliyetlerine pek fazla katılmadıkları birlikte oldukları süre içinde birbirini hoşnut edecek çok az davranış sergiledikleri, çoğunlukla birbirine karşı negatif oldukları görülmektedir. Uyumsuz çiftler çoğunlukla şikâyet edici, savunmacı, karşı koyucu davranış gösterirler. Eşlerinin ifadelerini de olumsuz olarak değerlendirme eğilimindedirler (O’Leary ve Smith,1991; Akt. Ersanlı ve Kalkan, 2008).

Üçgen Sevgi Kuramı

Sternberg (1986) tarafından oluşturulan bu kuramda, sevginin yakınlık-samimiyet (intimacy), ihtiras ve fiziksel sevgi (passion) ve kararlılık-bağıtlılık (commitment) olarak adlandırılan üç öğesi bulunduğu savunulmaktadır. Bu üç öğe kalıcılık, kontrol edilebilirlik, dikkat çekicilik, kısa ve uzun süreli ilişkilerdeki önem derecesi, her tür sevgi ilişkisi için geçerli olup olmama, psiko-fizyolojik boyutun (sinir algı sistemlerinin) işe karışması ve bilinçli olma düzeyi açılarından farklılık göstermektedir. Örneğin, saman alevi aşklarda ihtiras düzeyi yüksek, kararlılık düzeyleri düşüktür. Öte yandan, dostça bir ilişkide, ihtiras düzeyi düşük, diğer iki öğenin düzeyi ise yüksektir. Bu üç öğenin düzeyleri, aynı ilişki içinde zamanla değişiklik gösterir. İlk tanışma devresinde ihtiras en yüksek düzeyde iken, evliliğe yaklaştıkça yakınlık ve bağıtlılık düzeyleri yükselir. Nikahtan yirmi-otuz yıl sonra ise ihtirasta düşüş, bağlılıkta yükseliş gözlenebilir. Bu yeni kuram, aynı çerçeve içinde hem değişik ilişkileri hem de ilişkilerin zaman içinde değişme ve gelişmelerini açıklayabilmektedir (Hortaçsu, 2003).

Evlilik Doyumu

Cüceloğlu (1987), sosyal bir varlık olan insanın, ancak başkalarıyla kurduğu iletişimlerle yaşantısını sürdürebildiğine değinmektedir. “İlk olarak ana-babasıyla ilişki kuran insan yavrusu zamanla büyüyerek akrabalarıyla ve karşı cinsle yakın ilişkiler kurmaya başlar. Başkalarıyla kurulan bu yakın ilişkiler insan hayatında önemli doyum kaynaklarındandır. Evlilik ilişkisi de insan hayatında önemli rol oynayan bu yakın ilişkilerdendir.”ifadesiyle Cüceloğlu, evliliğin insan için önemli bir doyum kaynağı olduğu yönündeki işlevini vurgulamaktadır (Akt; Gökmen,2011).

Brehm ve Kassin ise doyum düzeyi yüksek bir evliliğin yürütülmesinde, iki yetişkin bireyin duygusal bağlılık içerisinde, birbirlerinin psikolojik gereksinimlerini karşılayıp, birbirlerine güven ve destek sağlamalarının önemine işaret etmektedir (Akt; Gökmen,2011).

Tümer (1998) , farklı cinsiyet ve karakterdeki iki insanın hayatını birleştirerek bir arada yaşamaya karar vermesinden itibaren içine girdikleri psikolojik sistemin, güzel yanlarının olmasının yanında bir o kadar da zorlu bir yaşantıyı içerdiğini, bu nedenle bu yaşantıyı ve evlilik kalitesini etkileyebilecek bütün değişkenlerin incelenmesinin faydalı olacağını belirtmiştir.

Evlilik doyumu; evlilik kurumu içinde eşlerin birbirlerine karşı gösterdikleri sevgi biçimi, cinsel doyum, iletişim biçimi gibi kişisel boyutları ve verilen kararlarda eşitlik, kazanç, çalışma ve problemleri paylaşma gibi çevresel boyutlardan elde edilen psikolojik tatmindir (Sokoloski ve Hendrick, 1999; Akt.Çınar, 2008).

Evlilik doyumu eş ile ilgili “bedel ve ceza” yı gözlemleyen evrimleşmiş bir psikolojik haldir (Shackelford ve Buss, 2000).

Burr’a (1970) göre “doyum”, bireylerin hedef ya da arzularının belirli bir düzeyde gerçekleşmesiyle deneyimledikleri öznel bir durumdur. Burr bu kavramı incelerken, çiftlerin farklı yaşam alanlarında özgün hedefler tanımlanması gerektiğini ileri sürer. Çiftlerin tanımladıkları hedeflere ulaştıklarında, elde ettikleri memnuniyet düzeyi ilişkiden aldıkları doyum ile ilgili bilgi sağlar.

Gökmen (2011), evlilik doyumunu eşler arası eşitlik algısı, düşünsel ve bedensel yakınlık algısından kaynaklanan bir hoşnutluk duygusu olarak özetlemiştir.
Bilim adamları evlilikte mutluluğu etkileyen faktörleri ortaya çıkarmaya yönelik araştırmalar yapmışlardır. Bu araştırmalar sonucunda evlilik doyumunun evlilikteki mutluluğun en önemli yordayıcısı olduğu sonucu çıkmıştır (Billiolev, 2003; Akt.Berk,2009).

Evlilik doyumu, bir evliliğin devam edip etmeyeceğinin en önemli göstergesi olmasına rağmen tek göstergesi değildir. Bir çiftin birlikte kalıp kalmayacağı diğer iki faktöre de bağlıdır. Bunlar; ayrılmaya karşı baskılar ve alternatiflerin çekiciliğidir. Evlilikteki kararlılığın, evlilik içindeki çekicilikler ve evlilik dışı alternatiflerin çekiciliği arasındaki dengeye de bağlı olduğu ifade edilmektedir (Burr,1973; Dean ve Lucas, 1978; Lewis ve Spanier, 1979; Spainer ve Lewis, 1980; Akt. Güngör, 2007). Galin ve Brommer’in (1996) aktardığına göre Lewis bir çiftin ilerdeki yaşamlarında doyuma ulaşabilmeleri için üç gelişimsel değişiklikle baş edebilmeleri gerektiğini öne sürmüştür (Gazioğlu,2011:34-35). Bunlar;
• Bağlılık (taahhüt, commitment), b) Güç ve c) Yakınlıktır

Bağlılık : Bireyin, eşinin onun birincil partneri olduğuna ilişkin bir bilgiyi içerir. Eşine bağlılık hisseden bireyin ailesiyle, kardeşleriyle arkadaşlarıyla bağlantıları vardır ama birincil partneri eşidir.

Güç: Aile üyelerinden birinin, diğerinin ne yapacağını belirleme konusundaki etkinliğidir.Güç ancak paylaşıldığında en etkin şekilde işleyebilir.

Yakınlık: İlişkiden karşılıklı doyum sağlayan bir eş ilişkisinde, yakınlık ve yalnızlık arasındaki dengenin kurulmasıdır. Bu başlangıçta hemen kurulabilen bir şey değildir.

Burada söz konusu olan şey oldukça hassas bir dengedir. (Galin ve Brammer, 1996).
Rosen-Grandon, Myers ve Hattie (2004), evlilik doyumu konusundaki üç temel faktörün aşk, sadakat ve paylaşılan değerler olduğunu belirlemişlerdir. Ancak,bu özellikler evlilik doyumunu elde etme konusunda yeterli bulunmamış vesöz konusu özelliklerin sadece sadakat değişkeni tarafından aracılık edildiğinde evlilik doyumuna yol açabildiği ortaya konmuştur. Araştırma sonuçlarına göre, sadakate değer veren ve ilişkilerinde sadakat konusunda doyumlu olan bireyler evlilik doyumuna ulaşabilmektedirler. Aynı zamanda cinsel doyum da sadık ilişkilerin en önemli bileşenlerinden biri olarak bulunmuştur (Curun, 2006). Evlilikte doyum yaşama, beklentilerini gerçekleştirme ve bireylerin mutlu olabilmesi açısından son derece önemlidir. Doyumun yaşanamadığı evliliklerin genellikle boşanma ile sonuçlandığı, bu durumun ise hem eşleri, hem de boşanan aile çocuklarını olumsuz olarak etkilediği birçok araştırmacı tarafından ifade edilmektedir (Sevim, 1999; Goleman, 2000 ve Güven, 2005). Yani evlilik doyumu, üzerinde durulması, bu doyumu olumlu ya da olumsuz olarak etkileyen faktörlerin belirlenmesi gereken önemli bir konudur (Üncü, 2007).

Benlik Saygısı

Benlik, kişinin kendini nasıl anladığı, yani kendisiyle ilgili farkındalığıdır (Kağıtçıbaşı, 2010).

Fromm (1956: 47-83) 5 tip sevgi olduğunu söyler. Bunlardan biri de ben(self) sevgisidir. Ben sevgisi, kişinin kendine olan saygı ve sevgisidir. Ruh sağlığı yerinde her insan, kendini saymak ve kabullenmek ihtiyacındadır. Bu sevgi, heyecansal duyarlık için şarttır. Kendini sevip saymayan kimse başkasını sevemez (Tan, 1978: 105).
Kişinin kendini beğenmesi, kendi benliğine saygı duyması için üstün niteliklere sahip olması gerekmez. Çünkü benlik saygısı kendini olduğundan aşağı veya üstün görmeksizin kendinden memnun olma durumudur. Kendini değerli, olumlu, beğenilmeye ve sevilmeye değer bulmaktır (Yörükoğlu, 2004).

Rosenberg (1965) benlik saygısını, kişinin kendisi ile ilgili yapmış olduğu değerlendirme olarak tanımlamaktadır. Benlik saygısı, kişinin kendisi ile ilgili onaylama veya onaylamama tutumunu ifade eder. Benlik saygısı tüm kişisel tutumların bir boyutudur (Budak, 2009).

Benlik saygısı tanımlarının genel olarak bilişsel ve duygusal değerlendirici olmak üzere iki ana başlıkta toplanarak kavramsallaştırılmasına karşın, daha ayrıntılı olarak da tanımlanıp kavramsallaştırılabilirler. Benlik saygısı tanımları detaylandırılıp sekiz ana kategoriye sokulabilir. Bunlar; kendini kabul, gerçek deneyimler ile kişisel standartlar arasındaki uyum, sosyal kabul edilme, yeterlik ve sosyal kabul edilme, sosyal karşılaştırma, erken deneyimler ve kalıtım etkisinin sonuçları, sosyokültürel etkilerin sonuçlarıdır (Sedikides ve Spencer,2007; Akt. Budak,2009).

Benlik saygısı yüksek olan insanlar, saygınlıklarını ve toplumdaki imgelerini güçlendirmek isterler. Başkalarının kendileri hakkında olumlu düşünmelerini, kendilerine hayran olmalarını ve iyi bir şey yaptıklarında övülmelerini isterler. Ancak benlik saygısı düşük insanlar kendini koruma güdüsüyle hareket ettiklerinden, toplumun önünde aşağılanmak ve küçük düşmekten korktuklarından öne çıkmak istemezler. Bir seçim yapma gereği duyulduğunda düşük benlik saygılı kişilerin kendini koruma isteği, iyi görünme isteğine baskın çıkar (Burger, 2006).

Benlik Saygısı Ve Evlilik Doyumu

Evlilik doyumunu etkileyen önemli boyutlardan bir tanesi benliktir. Yani iki kişinin kendilerini ve eşlerini nasıl algıladığı, beklentileri, istekleri, bunları dile getirilebilmesi, evlilik ilişkisi içerisinde kendini nasıl algıladığı ve eşine ve onun özelliklerine duyduğu saygı, anlayış, çiftlerin ilişkilerinden aldığı doyumu ve evliliğin kalitesini önemli derecede etkileyebilmektedir (Şen, 2009).

Sharpley ve Khan (1982)’a göre, yüksek düzeydeki evlilik uyumu olumlu benlik kavramıyla, düşük düzeydeki evlilik uyumu ise olumsuz benlik kavramıyla ilişkilidir (Akt; Güngör, 2007).

Murphy ve O’Leary (1989), benlik algısı düşük evli çiftlerin birbirlerine karşı daha çok psikolojik ve fiziksel saldırıda bulunduklarını ve evlilik doyumlarının çok düşük düzeyde olduğunu belirtmektedir. Evli çiftlerin birbirlerinin benlik bütünlüklerine olumlu geri bildirimler vermemelerinin eşlerdeki depresif belirtileri arttırdığı vurgulanmaktadır.
Goldstein ve Rosenbaum (1985: 425-428), eşini suistimal eden 20, evliliğinden memnun olduğunu belirten 20 ve evliliğinde uyumlu olmayan ancak suistimal etmeyen 18 erkeğin benlik saygılarını değerlendirmişler ve çalışmanın sonucunda eşini suistimal eden erkeklerin düşük benlik saygısına sahip olduğunu ve bu grubun düşük gelir grubuna dahil olduğunu tespit etmişlerdir.

Romantik Kıskançlık
“ Kıskançlık, karşılaştırılma korkusudur”.
Max Frish

Merkle’ye (2006: 11) göre kıskançlık, korkudan aşağılık duygusuna ve öfkeden nefrete kadar oluşan bir çeşit duygu karışımıdır.
Bringle ve Boebinger (1990), romantik kıskançlığı, “romantik bir ilişkinin doğasına yönelik olarak algılanan tehdide gösterilen reaksiyon” olarak betimlemiştir. (Akt; Houser, 2009).
Kıskançlık karmaşıklık açısından çok boyutlu, büyük ölçüde olumsuz bir duygudur (Pfeiffer ve Wong, 1989). Romantik bir ilişkide sevilen ve değer verilen bir kişiyi kaybetme korkusuyla patlak verir. Kıskançlık imrenmeden farklıdır. İmrenme başka birinin sahip olduğu bir şeyi istemekle ilgilidir. Birçok kuramcının kıskançlık ve imrenmenin özde aynı duygular topluluğunun iki alt türü olduklarına inanmalarına karşın, bu ikisi bileşimleri ve yeğinlikleri açısından farklıdır (Erber ve Erber, 2001). Kıskançlık daha derindir ve kişinin diğer bir kişiyle ilişkisini altüst eden davetsiz bir üçüncü kişi korkusuyla ilgilidir (Akt; Dönmez, 2009).

Pines (2003:154), farklı kültürlerde evliliğe karşı tehlike oluşturan durumların büyük farklılıklar gösterdiğini bulmuştur. Örneğin; Hindistan'daki Saora'lar, kocanın karısını zinayla suçlayabilmesi için, karısını aşığıyla sevişirken görmesini şart koşarlardı. Ekvator Afrikası'ndaki Dobular için kişisel şüphe, evliliğe karşı tehdit algılanması için yeterli bir nedendi. Kuzey Zimbabwe'deki Plateau kabileleri için, kadının ihanetinin kanıtı çocuğun ölü doğması ya da kadının doğum sırasında ölümüydü. Ölmekte olan veya çocuğunun ölümü için yas tutan kadına, gerçekte var olsa da olmasa da, aşığının ismi sorulurdu. Daha fazla kanıta ihtiyaç duyulmadan ismi verilen adam suçlu sayılırdı.
Pines (2003) anket yaptığı 728 Amerikalı için en büyük tehlikenin partnerlerinin başka biriyle cinsel ilişkiye girme olasılığı olduğunu bulmuştur. Diğer taraftan bir Zuni kadını için, kocasının başka biriyle cinsel ilişkiye girmesi, evliliğe karşı bir tehlike oluşturmamaktaydı. Bunun yerine köyün kocası hakkında dedikodu yapması, kadının tehlike algılamasına ve kocasıyla yüzleşmeye neden olmaktaydı.

Bu örnekler, evliliğe karşı tehlikenin varlığının kanıtlanması için kültürlerin kurallar koyduğunu göstermektedir. Bir kültürün üyeleri, birey uygun bir geçerli neden göstermedikçe kıskanç davranışları desteklemez. Ayrıca bir kültür insanlara kıskançlıklarını göstermelerinin yanlış olduğunu söyleyebilir, ama değer verdiği ilişkiye karşı bir tehlike algıladıklarında kıskançlık duymalarını engelleyemez (Pines, 2003: 168).
Kıskançlığın en önemli belirleyicilerinden birisinin “durumsal değişkenler” olduğu gerçeğinden yola çıkılarak yapılan bir sınıflandırmaya göre kıskançlık ikiye ayrılır; duygusal ve cinsel kıskançlık. Cinsel kıskançlık, bireyin eşinin bir başkasıyla cinsel beraberlik yaşadığını bilmesi ya da bundan şüphelenmesi sonucunda yaşanan kıskançlıktır. Duygusal kıskançlıksa, bireyin eşinin bir başkasına duygusal olarak bağlandığını bilmesi ya da bundan şüphelenmesi durumunda ortaya çıkan kıskançlık türüdür (Harvey ve ark. 2004; Demirtaş-Madran, 2008).

Literatürde cinsel ve duygusal olarak iki tür romantik kıskançlığın ayrımını yapan başka araştırmacılar da bulunmaktadır (Buss, Larsen, Westen ve Semmelroth, 1992; Trost ve Alberts, 1998; Akt. Houser, 2009).

Sosyopsikolojik yaklaşıma göre, kıskançlık sadece bireyin zihninde yer alan bir fenomen olmayıp, aynı zamanda sosyal bir olgudur (fiziksel hayatta kalma ve eş bulma gibi başlıca kararların verildiği belirli bir kültürde yetişmenin ürünü). Bu kararlar, adetler, ahlak kuralları ve kanunlarla bütünleşirler; birey için değerli ve yapılması şart olan şeyleri ve neyin olası bir kayıptan korunması gerektiğini belirlerler. Bu yolla kültür, birey için kıskançlık oluşturan durumları da tanımlar (Pines, 2003: 156).

Kültürel olarak kabul gören kıskançlık tepkileri dünya üzerindeki kültürler kadar çeşitlilik gösterir. Bu tepkiler ihanet eden eş ya da araya giren kişiye hiçbir şey yapmamaktan öldürmeye kadar farklılık gösterebilir. Eylemsizlik tepkisi kadınlarda, cinayetle tepki verme erkeklerde görülür. Evrimsel bakışta belirtildiği gibi kadın ve erkeğin dölünden emin olma durumu (erkekler bebeğin kimden olduğundan emin olamazken, kadınlar her zaman çocuğun kendinden olduğuna emindir), zina konusunda insan topluluklarının çoğunun, kadını erkeğe göre daha fazla cezalandırmasını açıklar (Pines, 2003: 157).
Hem erkeklerin hem de kadınların kıskançlık kapasitesi vardır, fakat cinsiyetler arasında onları neyin kıskanç yaptığı ve kıskançlığa nasıl tepki gösterdikleri bakımından farklılıklar olabilir. Kadınlar ortakları onları cinsel ilişki yoluyla olmaktan çok duygusal olarak aldattığında daha büyük kıskançlık tepkisi göstermek eğilimindeyken, erkekler için bunun tam tersi doğrudur: Onlarda cinsel aldatma daha büyük bir kıskançlığa neden olmaktadır (Buss, Larsen, Westen ve Semmelroth,1992; Akt. Dönmez,2009). Bu farklılıklara evrimsel bakış açısı, erkeklerin babalığın kesinliğiyle daha ilgili olduklarını, bu nedenle ortağın cinsel aldatmasının onları daha fazla tehdit ettiğini söylemektedir. Kadınlarınsa, daha çok erkeğin neslin devamını sağlamasıyla ilgilendikleri, bu nedenle de duygusal aldatmaya karşı daha büyük bir kıskançlık tepkisi verdikleri düşünülmektedir (Dönmez, 2009; Çetinkaya, Dural ve Gülbetekin, 2004; Demirtaş-Madran,2008).

Romantik Kıskançlık Ve Evlilik Doyumu

Kıskançlık, romantik ilişkilerdeki en önemli mutsuzluk kaynaklarından birisidir (Pines ve Friedman, 1998) ve boşanma, şiddet, partnerin öldürülmesi durumlarında da temel sebeplerden biri olarak ortaya çıkmaktadır (Buss, 2000; Daly, Wilson ve Weghorst, 1982). Bununla birlikte araştırmacılar, yaşanan belirsizlik düzeyindeki farklılıklar sebebiyle evli, ciddi bir ilişki yaşayan, flört eden ve günü birlik ilişkilere giren bireylerin kıskançlığı farklı şekillerde yaşayıp ifade ettikleri konusunda fikir birliği içindedirler (Guerrero ve Eloy, 1992; Afifi ve Reichert, 1996; Andersen ve ark., 1995; Aylor ve Dainton, 2001; Akt. Houser, 2009).

Kıskançlık kültürden kültüre değiştiği gibi, kıskançlığı algılama biçimi de kültürlere göre farklılık göstermektedir.

Bartholomew ve Horowitz’ in dörtlü bağlanma modeline göre saplantılı bağlanan kişiler kaygılıdırlar, kaygılı-kararsız bağlananlar yakınlık kurma ihtiyaçlarının yanı sıra öfkeli ve kıskançtırlar. Tutarel-Kışlak ve Çavuşoğlu’nun (2006) araştırmalarından elde edilen bulguya göre saplantılı bağlanma biçimine sahip kişilerin evlilikte uyum puanları, güvenli bağlanma biçimine sahip olanların evlilikte uyum puanlarına yakın olup, korkulu bağlananların puanlarından yüksek çıkmıştır. Araştırmacılar bu sonucu kültürümüzde eşine, ilişkisine saplantılı bağı olan bir kişinin, muhtemelen eşine karşı kıskançlık, hırçınlık içeren davranışlar sergilemesinin eşi tarafından olumlu algılanabileceği ve sonuçta bu durumun evlilikte uyum puanına da katkıda bulunabileceği yönünde değerlendirmişlerdir (Tutarel-Kışlak ve Çavuşoğlu, 2006).

Romantik Kıskançlık ve Benlik Saygısı

Çoğu insan kıskançlığı son derece acı verici, yıpratıcı bir duygu olarak değerlendirir. Kıskançlık kimilerine göre aşkın, kimilerine göre düşük benlik saygısının, kaybetme korkusunun ya da güvensizliğin göstergesidir (Greenberg ve Pyszczynski, 1985; Akt. Demirtaş, 2004).

Merkle (2006) , kıskançlık bağlamında ortaya çıkan kaybetme korkusu ve güvensizliğin kişinin kendisiyle ilgili şüpheleri ve aşağılık duygusu ile ilişkili olduğunu savunmaktadır. Kendini değersiz hisseden bireyin, partnerinin sevgisinden şüphe duyduğunu belirtmektedir.

Kişilik özellikleri kadar ilişkisel durumlarına da bağlı olarak, insanlar kıskançlığa farklı derecelerde açık olabilirler. Örneğin düşük benlik saygısı (özellikle kadınlarda), duygusal bağımlılık ve benzeri nitelikler daha büyük kıskançlıkla ilişkilidir (Buunk, 1995; Buunk ve Dijkstra, 2000; Akt. Dönmez,2009).

Kıskançlık benlik saygısını etkilemekle birlikte (aşırı kıskanç insanlar sosyal reddedilme sebebiyle düşük benlik saygısına sahip olurlar), bazı durumlarda bunun tersi de görülebilmektedir. Düşük benlik saygısına sahip bireyler sosyal yaşama daha az entegre olduklarından ilişkilerinde yaşanan tehditlere karşı daha hassas olup, daha kıskanç davranışlar gösterebilirler (Stieger ve ark., 2012).

Diğer kişiyi kaybetme korkusu, aşağılık duygusu ve nefretin bir arada ortaya çıkması durumunda kıskançlıktan söz edilebileceğini söyleyen Merkle (2006) Tek başına partneri kaybetme korkusunun veya aşağılık duygusunun kişinin kıskanç bir tepki vermesine yol açmayacağını, kıskançlığı tehlikeli ve zor kılanın, tüm bu duyguların karışımı olduğunu ifade etmektedir (Merkle, 2006: 13).

Evlilik Çatışması

Evlilik, iki yabancının farklı değerler, farklı kültürler ve iki ayrı aile öyküsüyle bir araya geldikleri ve kendilerini yeniden tanımladıkları yeni ve özel bir yapı olarak tanımlanabilir. Bu özel ve karmaşık yapıda, bireylerin birbirleriyle uyumlu ve sorunsuz bir yaşantı sürmeleri beklenir. Ancak iki farklı aile öyküsünden gelen bireylerin birlikteliği zaman zaman sorunlara neden olabilmektedir (Ateş, 2011:114).

Aile yaşamında eşler arasında uyum sağlanarak mutluluğun elde edilebilmesi için eşlerin iletişim, değer ve amaçlar, karar verme ev ile ilgili faaliyetlerin yürütülme biçimi, yakın akrabalarla ilişkiler, serbest zamanların değerlendirilmesi, gelir idaresi gibi konularda görüş ve çabaların birleştirilmeleri gerekir (Şener, 2002: 3).

İletişim, evliliğin başarısında pek çok faktörle ilişkili ve sorunların çözümünde pek çoğundan daha da önemlidir. Örneğin; para ile ilgili evlilik sorunlarında sorunun kaynağı çoğu zaman paranın yetersizliği değil, ekonomik sıkıntı karşısında eşlerin sıkıntının üstesinden nasıl geldiği ve sıkıntıyı nasıl paylaştığı ile ilgilidir. Bu da ancak, iyi ve etkili bir iletişimle sağlanabilir (Şener, 2002: 4-5).

Kişilerarası çatışma nedenlerinden birisi olan iletişim, birçok yönden çatışmalara neden olabilmektedir. Özellikle iletişimi yeterlilik açısından ele alan yaklaşımlar, kişilerin etkili ve uygun iletişimle çatışmalardan kaçınabileceğini öne sürmektedir. Ancak kişiler her zaman iletişimde doğru davranışlar sergilemeyebilirler. Özellikle duygusal açıdan zor durumlarda yapılan iletişim davranışları, iletişim hatalarına yol açabilmektedir. Yapılan bu iletişim hataları, hem kişilerarası çatışmalara yol açabilmekte hem de var olan çatışmanın çözümlenmesini daha da karmaşık hale getirebilmektedir ( Çetin, 2008).
İnsan ilişkilerinde çatışma, bireylerin karşılıklı olarak birbirlerinin ihtiyaçlarına müdahele etmeleri veya değerlerinin uyuşmaması durumunda kişiler arasında baş gösteren uyuşmazlık, zıtlaşma, kavga ve sürtüşmeleri ifade eder (Yavuzer, 1995).
Çatışma, sosyal bir varlık olan bireylerin içinde veya aralarında geçimsizliğin, uyuşmazlığın veya ahenksizliğin ortaya çıktığı bir etkileşim süreci olarak görülmektedir (Rahim, 2002; Akt.Çetin, 2008).

Gordon (1995) ise çatışmayı, ilişkideki gerçeğin ortaya serildiği an olarak tanımlamaktadır. Çatışma anında ilişkinin sağlığı sınanır. Bu durumda ilişki güçlenir yahut da zayıflar; sürekli bir kırgınlık, gizli kalmış düşmanlık ve psikolojik yaralar su yüzüne çıkar (Akt; Ergin, 2011).

Çatışma ve iletişim birbirini etkiler. İletişim, çatışmaları yumuşatabilir, engelleyebilir, çözebilir veya devam ettirebilir. Çatışmanın yoğunluğu, çatışma esnasında bireylerin birbirlerine gönderdikleri mesajların çeşidini, bunları alma şekillerini ve beden dilinin nasıl yorumlanacağını belirler. Aile üyeleri iletişim stratejilerini kullanarak, karşılaştıkları problemleri çözmek için belirledikleri kuralları ve sahip oldukları rolleri iletirler. Bireyler kullandıkları iletişim stratejileri yolu ile çatışmayı daha da alevlendirebilir veya önleyebilirler (Galvin ve Brommel, 1996; Akt. Ergin, 2011).

Tüm evli çiftler evlilikleri boyunca kendilerini bazı çatışmaların içinde bulmaktadırlar. Bununla birlikte çatışma evlilikle ilgili sıkıntıları ve yıkımı arttırmak yerine eşler arasındaki içtenliği ve olumlu duyguları daha da güçlendirebilmektedir. Kur yapma döneminden itibaren ve evliliğin ilk yıllarında çiftler çok az çatışma yaşamakta ve varolan çatışmayı nasıl yöneteceklerini öğrenmektedirler. Başarılı bir yönetim çatışmayı tamamıyla azaltabilmektedir (Veroff ve ark., 2004:132).

Blood ve Wolf, 731 kadın eş üzerinde yaptıkları araştırmada, eşler arasındaki belli başlı çatışma alanlarının sırasıyla; 1-para, 2-çocuklar, 3-boş zaman etkinlikleri, 4-cinsel doyumsuzluk, 5-kayınpeder-kayınvalide, 6-roller, 7-dinsel politik görüş ve 8-seks olarak saptadıklarını belirtirken, Grene ise 750 eşle yaptığı çalışmada, çatışma alanlarını; 1-iletişim yokluğu, 2-sürekli tartışma, 3-giderilmemiş duygusal gereksinmeler, 4-cinsel doyumsuzluk, 5-parasal anlaşmazlıklar, 6-kayınvalide-kayınpeder, 7-sadakatsizlik, 8-çocuklara ilişkin çatışmalar, 9-otoriter eş, 10-şüpheci eş, 11-alkolizm ve 12-fiziksel saldırı olarak sıralandığını belirtmiştir (Akt; Tezer, 1986).
Eşler arası anlaşmazlıkların çözümü konusunda Haley (1988) de, yeni evli çiftlerde ya da aile sisteminde, çatışma ve anlaşmazlıkların hangi noktalarda ortaya çıktığını saptamanın son derece önemli olduğunu belirtmektedir.

Haley’e göre, evlilik çatışmaları temel bazı anlaşmazlıklardan ortaya çıkmaktadır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
1.Eşlerin hangi kurallara uyacağı
2.Birbirleriyle tutarsız olan kararların yürürlüğe konulması
3.Kuralların kimin tarafından konulacağı (Akt. Ateş, 2011: 120).
Çatışmanın nasıl yönetileceğini bilmek, ilişkide yıkımı engellemek için oldukça önemlidir. Yaşanan çatışma sırasında eşlerin birbirlerini destekler şekilde durumlarını anlatmaları daha olumlu sonuçlar yaratmaktadır. Çatışmada karşı tarafı destekleme, yaşanan engellenmeyi ve endişeyi ortadan kaldırarak çatışmanın şiddetlenmesini önlemektedir. Tartışma sırasında eşler ilişkide endişe duydukları ve yakındıkları durumları birbirlerini destekleyecek, yapıcı bir şekilde özetlemelidirler (Veroff ve ark., 2004:132).

Evlenen kişilerin farklı yerlerden gelmeleri, geldikleri yerlerin özelliklerini taşımaları, farklı kültür, değer, önyargı ve kişiliğe sahip olmaları, ekonomik yetmezlikler, dışarıdan aileye gelen müdaheleler vb. durumlar çatışma yaratmaktadır. Çatışma uzun süreli ilişkilerde doğal olarak ortaya çıkmaktadır. Burada önemli olan çatışmaların çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığında kişilerin birbirleriyle nasıl etkileşim kuracaklarını bilmesidir. Sağlıklı bir ailede çatışma çıktığında, çiftler birbirlerini kırmadan bu çatışmayı çözebilirler ( Cüceloğlu 1977:71).

Şahinkaya (1973:19-26) eşler ne kadar olgunlaşmışsa çatışmaların da o kadar az olacağını söylemekte ve olgun olmayan kişilik özelliklerini şu şekilde sıralamaktadır: 1.Başkalarını kıskanır. 2.Her istediğinin hemen istediği anda olmasını ister. 3.Öfkesini, hiddetini kontrol edemez, çabuk kızar. 4.Başkalarının başarılarını küçümser. 5.Bir hayal dünyasında yaşar. 6.Kabahati daima başkalarında bulur. 7.Başkalarına şaka yapar ama kendisine yapılmasını çekemez. 8.Başkalarının başarısızlıklarından zevk duyar. 9.Herkesin onun kötülüğünü istediğine inanır. 10.Başkalarının işlerine karışır, her şeyi öğrenmek ister. 11.Böbürlenen, övünen, palavracı tiplerdir. 12.Ahlak kurallarına meydan okur. 13.Kavgacıdır ve buyurmayı sever. 14.Kendine güveni yoktur. 15.Daima kendini düşünür, bencildir. 16.Tartışmayı sever (Akt; Acar, 1998).

Çatışmayı yönetmenin yalnızca tek bir yöntemi yoktur. Çiftler çatışmanın değişik yollarını deneyebilir, karşılaştırabilir ve yeni yollar geliştirip, evlilikleriyle ilgili en iyi sonucu elde ettikleri yöntemleri sürdürebilirler. Çatışma ile ilgili inançlar ve ilişkiye yapılan yüklemeler başarılı ve kararlı bir çatışma yöntemi için merkezi rol oynamaktadır (Veroff ve ark., 2004:132).

Evlilik Çatışması ve Evlilik Doyumu

Bu alanda çalışan bir çok araştırmacıya göre, ilişki doyumu ya da doyumsuzluğu ile ilişkili olan, çatışmanın varlığından ziyade çiftlerin çatışma ile nasıl başa çıktığıdır. Greef ve Bruyne(2000) çatışma ile yapıcı bir şekilde başa çıkılırsa, ilişkinin gelişeceğini ve zenginleşeceğini; tam tersine, yıkıcı bir biçimde başaçıkıldığında ise, çiftin doyumlu olmayan bir ilişkiyi sürdürmeye mahkum olacağını belirtmiştir. (Greef, A.P ve Bryne,T. 2000; Akt. Şen, 2009).

Evlilik doyumu ve istikrarı, evlilik çatışmasının yokluğuna değil, fakat olumsuz çatışma davranışlarındansa, olumlu davranışların daha fazla olmasına işaret etmektedir.Tartışmalara karşı cinsel ilişki oranının da evlilik doyumunu yordayıcı olduğu bilinmektedir. (Fincham,2009).

Grych ve Fincham (1990), evlilik doyumu ile evlilik çatışması kavramlarının birbirine zıt kavramlar olarak görülmekle beraber, mutsuz evliliklerin daima çatışma ile tamamlanamayacağını ve birçok evlilikte de doyumlu olan çiftin çatışma içinde olabileceğini belirtmişlerdir (Akt; Ovalı, 2010).

İlişkide doyuma ulaşan eşlerle doyuma ulaşmayan, ilişkiden hoşnut olmayan eşlerin birbirlerine karşı gösterdikleri olumsuz davranışlar karşılaştırıldığında, doyum almayan, kaygılı eşlerin çatışma oluştuğunda eşlerini bencil ve davranışlarında kötü niyetli olarak gördükleri gözlenmiştir (Veroff ve ark., 2004:132).

Bulgular ışığında evli bireylerin yaşadıkları stresli durumlar karşısında kullanacakları başa çıkma stratejilerilerinin evlilik doyumlarını doğrudan etkilediği görülmektedir. Özellikle problem odaklı başa çıkma stratejisinin hem kadınlar hem de erkeklerin evlilik doyumlarını olumlu olarak etkilediği vurgulanmaktadır (Güngör, 2007).

Evlilik Çatışması ve Benlik Saygısı

Shackelford’un (2001), evlilikteki çatışma ve uyumsuzlukların evli çiftlerin benlik saygıları üzerindeki etkisini incelediği çalışmada, erkeklerin benlik saygısının, eşleri tarafından aldatılma ve kadınların sürekli olarak kocalarının istismarı ve kıskançlıkları konusunda dile getirdikleri şikayetlerden olumsuz olarak etkilendikleri; kadınların ise benlik saygılarının, fiziksel çekiciliklerinin kocaları tarafından sürekli olarak aşağılanmasıyla olumsuz olarak etkilendiği belirtilmektedir (Akt; Güngör, 2007).

Benlik saygısı düşük bireylerin, yoğun olarak kabul edilme arzusu, aynı zamanda ilişkilerinde meydana gelebilecek çatışmaları çözebilmede bir kararsızlık ve karmaşa örüntüsüne yol açabilmektedir. Bu durumda eşi tarafından incitilen bir birey, düşük benlik saygısına sahipse, çözüm yolu bulmada zorlanabilir ya da geri çekilebilmektedir ( Alpay, 2009 ).

Evlilik Çatışması ve Romantik Kıskançlık

Evlilik çatışmaları ve boşanmayla ilgili ve genel olarak evlilik ilişkisiyle ilgili olarak yapılmış pek çok çalışma arasında cinsiyet-rol çatışmaları, aşk, öfke ve kıskançlık boyutlarını değerlendiren araştırmaların yer aldığı görülmektedir (Oral ve ark., 1996: 115-121).

Canel (2011: 57) evlilikte çatışma yaratan unsurların başında kıskançlık olduğunu belirtmektedir. Hansen (1985), kıskançlığın meydana gelmesi için önkoşul olarak iki faktörün gerçekleşmesi gerektiğini belirtmektedir. Öncelikle, kişi, partnerinin gerçek ya da hayal edilen davranışını ilişkisi için bir çatışma unsuru olarak kabul etmelidir. İkinci olarak da ilişkisini vazgeçmek istemeyecek kadar değerli görmelidir. Hansen’in tanımı kişinin ilişkisi ile ilgili olan algısına önem vermektedir (Akt; Houser, 2009


Ankara Psikolog uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!